Arnavut milliyetçiliğinin doğuşu, gelişimi ve günümüze etkileri

Öz
Arnavut milliyetçiliği nispeten daha geç bir tarihte ortaya çıkmış ve Balkanlar’da gelişen diğer milliyetçilik hareketlerinden farklı olarak laik bir çizgide gelişmiştir. Ancak, Arnavut milliyetçiliği, etnik sınırlarla uyumlu olmayan siyasi sınırlar arasında parçalanmış bir biçimde ayrı kollardan gelişmiştir. Bu nedenle Arnavut milliyetçiliği, fiili sınır değişimlerine yol açabilecek bir ulusal bütünleşme potansiyelini içinde taşıdığı için, bundan birincil derecede etkilenebilecek bölge devletleri tarafından her zaman bir tehdit olarak algılanmıştır. Oysa, “Büyük Arnavutluk”un yaratılmasını hedefleyen eğilimlerin Arnavut milliyetçiliği içinde marjinal bir proje olma özelliğini koruduğu açıktır.
Anahtar Kelimeler:  Balkanlar, Milliyetçilik, Ulusal Kimlik, Ulusal Bütünleşme, “Büyük Arnavutluk”, Kosova, Arnavutluk.
EMERGENCE Of ALBANIAN NATIONALISM, IT’S DEVELOPMENT AND IMPACTS ON TODAY
Abstract
Emerging relatively late, Albanian nationalism has developed in a secular fashion, unlike other national movements in the Balkans. However, Albanian nationalism has evolved through different branches divided by political frontiers that are not in accordance with ethnic borders. Therefore, because Albanian nationalism carries the potential to cause national integration that may lead to de facto border changes, it has always been perceived as a threat by the regional states that would be directly affected. However, it is clear that the trends aiming for a “Greater Albania” constitute only marginal projects in the Albanian nationalist movement.
Keywords: Balkans, Nationalism, National Identity, National Integration, “Greater Albania”, Kosovo, Albania.
Giriş
19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkan topraklarında ortaya çıkan milliyetçi hareketler bölgede ard arda ulus-devletlerin kurulması ve bölge topraklarının önemli bir kısmının Osmanlı hâkimiyetinden çıkması ile sonuçlanmıştır. 1830’da Yunanistan’ın bağımsızlığı ile başlayan bu süreç 1878’de Sırbistan, Karadağ ve Romanya’nın ve son olarak 1908’de Bulgaristan’ın bağımsızlık kazanması ile birlikte büyük ölçüde tamamlanmıştır. Bölgedeki yeni ulus-devletlerin Osmanlı hâkimiyetinde kalan ve önemli bir Arnavut nüfusun yaşadığı bugünkü Arnavutluk, Kosova ve Makedonya toprakları üzerinde yeniden paylaşım mücadelesine girmeleri ve bunun yol açtığı 1912-1913 Balkan savaşları sürecin son halkasını oluşturan gelişmeleri de beraberinde getirmiştir. 1912 yılında bağımsız Arnavutluk devletinin ilanı ile sonuçlanan gelişmeler, aynı zamanda, Osmanlı hâkimiyetinden çıkan Kosova ve Makedonya topraklarının diğer bölge devletleri arasında paylaşımına ve bu topraklarda yaşayan önemli bir Arnavut nüfusun kendi ulus-devletleri dışında azınlık konumuna düşmesine yol açmıştır. Yakın bir döneme kadar devam eden bu durum Arnavutlar arasında her zaman ulusal bütünleşme özlemleri ile yeniden parçalanma ve paylaşılma korkusunu bir arada yaşatmıştır. Bu açıdan parçalanmayı getiren 1913 sınır düzenlemeleri sonrasında yaşanan üç önemli sıcak gelişme Arnavut milliyetçiliği açısından önemli dönüm noktaları olmuştur. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları ile 1990’lardan itibaren Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti’nin (YSFC) parçalanma süreci, hem Arnavut milliyetçiliği açısından, hem de birinci ve ikinci dereceden ilgili devletler açısından önemli bir sınav olmuştur. Bugün Kosova’nın bağımsızlığı üzerinde süre giden tartışmalar aslında, kaynağını geçmişten alan bir dizi belirsizlikler yumağının ürünüdür.
Arnavut Milliyetçiliğinin Doğuşu ve Gelişimi
Arnavut milliyetçiliği olarak bilinen hareketin ilk ortaya çıkışı 1878 Berlin Kongresi sürecinde kurulan Prizren Birliği ile olmuştur. Bu açıdan Arnavut milliyetçiliğinin doğuşu ve gelişimi diğer Balkan milliyetçiliklerine nispetle daha geç bir döneme denk gelmiştir. Bunun en önemli nedenlerinden birisi büyük çoğunluğu Müslüman olan Arnavutların İmparatorluğun asli unsurları olarak Osmanlı devleti ile sıkı geleneksel ve dinsel bağlılık geliştirmiş olmalarıdır. Bir başka nedeni ise diğer Balkan ulusları arasında gelişen milliyetçi hareketler karşısında kendi varlığını tehdit altında görmeye başlamış olmasıdır. Öte yandan, Arnavutlar arasında dinsel ve kültürel bölünmüşlük nedeniyle tarihsel olarak bir siyasal birlik düşüncesinin gelişmemiş olması ve Osmanlı geleneksel ve dinsel temelli millet sisteminin bu parçalanmış yapının sürdürülmesine katkıda bulunması bir başka etken olarak karşımıza çıkmaktadır. Geleneksel Osmanlı devlet örgütlenmesinde merkeziyetçiliğin idari olmaktan çok, siyasi bir merkeziyetçilik anlayışına dayanmış olması ve yerel geleneksel liderlerin Osmanlı hâkimiyetini tanıdıkları ve özellikle askerlik ve vergileme konusunda merkezî yönetim ile işbirliği içinde oldukları sürece kendi halkları üzerindeki geleneksel otoritelerini sürdürmelerine izin verilmiş olması, Arnavutlar arasındaki güçlü kabile geleneğinin/bağlılığının sürdürülmesinde önemli bir rol oynamıştır. Benzer şekilde Osmanlı unsurlarının dinsel türdeşlik temelinde merkezî yönetim ile işbirliği içinde olan kendi ruhani otoritelerinin sivil yetki alanına sokulmuş olması,  Arnavutlar arasındaki Katoliklik, Ortodoksluk ve Müslümanlık şeklindeki dinsel bölünmüşlüğü pekiştirmiştir. Bu dinsel bölünmüşlük kabilesel aidiyetin dinsel aidiyetten çok daha önemli olduğu Arnavutlar arasında önemli bir sorun teşkil etmediği gibi çoğunluğu Müslüman olan Arnavutlar, imparatorluğun asli unsurları olmanın getirdiği kazanımlardan önemli ölçüde yarar sağlamışlardır.-1- Tüm bu etkenlerin varlığı altında Arnavut kolektif kimliğinin en ayırt edici unsuru olan dil birliği, 19. yüzyıl sonlarına doğru gelişen Arnavut milliyetçiliği içinde önem kazanıp, hareketin laik bir yönde gelişimine yol açarken siyasi planda da uzunca bir süre özerklik yanlısı bir program takip edilmiştir.
Osmanlı hâkimiyeti altında Arnavutların dönem dönem Osmanlı yönetimine karşı ayaklandıkları olmuştur. Ancak bu ayaklanmalar, ortak bir siyasal hedefin gerçekleştirilmesine yönelik bir hareket olma özelliği taşımamış ya da böyle bir özellik kazanamamıştır. Bunlar içinde en kayda değer ayaklanmalardan biri, 15. yüzyıl’da İskender Bey (George Kastriyoti) liderliği altında Osmanlı yönetimine karşı gerçekleştirilmiş olan Arnavut ayaklanmasıdır (1544-1450). Bir Osmanlı vasalı olan babası John Kastriyoti tarafından saraya rehin verilip orada Osmanlı yönetici sınıfında yer almak üzere yetiştirilmiş olan İskender Bey, Arnavut kabileleri kendi liderliği altında birleştirerek Osmanlı yönetimine karşı bir isyan başlatmışsa da, kabile liderleri arasında ortaya çıkan güç savaşımı bu hareketin kısa sürede dağılmasına ve bölgede Osmanlı hâkimiyetinin tam anlamıyla kurulmasına yol açmıştır.-2-  Bugün Arnavutların ulusal kahramanı olarak tarih kitaplarına geçmiş olan İskender Bey’in önemi,  Arnavutları egemen bir devletin gücüne karşı tek bir lider ve tek bir merkez altında toplamış olmasından kaynaklanmaktadır. Yine kayda değer bir başka örnek ise, 18. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu genelinde ortaya çıkan ayanlık düzeni içinde Arnavutluk topraklarında kurulmuş olan paşalık yönetimleridir. Osmanlı merkeziyetçiliğinin,  daha çok siyasi bir merkeziyetçilik olması ve bu yapı altında,  yerel geleneksel liderlerin,  merkezî yönetimle işbirliği içinde oldukları sürece kendi halkları üzerindeki geleneksel otoritelerini sürdürmelerine izin verilmiş olması,  Osmanlı devleti güçlü olduğu sürece merkezî yönetim açısından bir sorun yaratmamıştır; ta ki,  16. yüzyıl ortalarından itibaren yükselişe geçen mali ve ekonomik kriz,  Osmanlı merkezî otoritesinde ciddi bir zafiyet yaratana kadar.-3- 18. yüzyıla gelindiğinde, merkezî otoritenin zayıflaması neticesinde İmparatorluğun diğer bölgelerinde olduğu gibi Arnavutluk topraklarında da güçlü yerel otorite merkezleri ortaya çıkmıştır. Bu gelişmelerin sonucu olarak, güneyde Tepedelenli Ali Paşa yönetimindeki Yanya paşalığı ile kuzeyde Buşhati ailesi yönetimindeki İşkodra paşalığı,  ayanlaşmış diğer yerel Arnavut liderleri kendi denetimleri altına alarak bölgede önemli birer egemen güç hâline gelmişlerdir.-4- Ne var ki Arnavutluk bölgesinin kontrolünü elinde tutan ve merkezî otoriteden bağımsız davranma eğiliminde olan İşkodra ve Yanya paşalıkları, kendi aralarında bir siyasi birlik kurmak yerine Sultan’ın da kışkırtmasıyla rekabet içinde olmuşlardır. Nitekim bu paşalık yönetimleri Sultan II. Mahmud’un 19. yüzyıl’ın ikinci çeyreğinden itibaren, merkezî otoriteyi yeniden güçlendirmek adına ayanlık düzenine karşı açtığı savaş neticesinde güçlerini yitirmiştir.-5-

Tanzimat Islahatçılığına Tepkiler
Sultan II. Mahmud tarafından başlatılan ve 1839 Tanzimat Fermanı ile devam eden yönetimin merkezileştirilmesi girişimlerinin yüzyıllardır yerel geleneksel liderler eliyle yönetilmeye alışmış olan Arnavutlar arasında yarattığı tepki, Tanzimat dönemine yayılan Arnavut ayaklanmalarına yol açmıştır. Daha çok, yerel liderler etrafında gelişen ayaklanmalar, kimi zaman merkezden gönderilen devlet görevlilerinin engellenmesi, kimi zaman da silahlı ayaklanmalar biçiminde ortaya çıkmıştır. Ancak yönetimin merkezileştirilmesi girişimlerine karşı gelişen bu türden ayaklanmalar, ortak siyasal bir amaca hizmet etmekten çok, birbirinden bağımsız olarak gelişen ve geleneksel ayrıcalıkların korunması amacına hizmet eden ayaklanmalar olma özelliğini taşımıştır. Bu merkezileştirici uygulamaların yanı sıra Tanzimat Fermanı’nın eşitlik ve hürriyet temelinde getirdiği Osmanlı vatandaşlığı anlayışının millet sisteminde başlattığı çözülme ve bunun gayrimüslim unsurlar arasında yol açtığı ayrılıkçı milliyetçi hareketler,  ileride siyasi bir programa dönüşecek olan bir Arnavut kültürel hareketinin doğmasına da yol açmıştır. Bu açıdan Arnavut milliyetçiliği, diğer Balkan halkları arasında gelişen milliyetçi hareketlerden farklı bir çizgide olmuştur.
Arnavut milliyetçiliğinin gelişiminde önemli bir tazyik oluşturan ayrılıkçı milliyetçi hareketler ilk kez İmparatorluğun Yunan, Sırp, Bulgar ve Romen gibi gayri Müslim unsurları arasında ortaya çıkmıştır. Yine, bu hareketlerin gelişiminde dinsel kurumlar (kiliseler)  ulusal ve kültürel uyanışın öncülüğünü yapan merkezler olarak önemli siyasal işlevler yüklenmişlerdir. Öte yandan bu hareketler Osmanlı devletine karşı ortak hareket motifinin bulunduğu ayrılıkçı hareketler olarak gelişmiştir. Son olarak da, Batılı devletlerin kendi çıkarları doğrultusunda Osmanlı Hristiyan unsurları üzerinde izledikleri himayeci ve destekleyici politikalar, bu hareketlerin başarıya ulaşmasında önemli bir rol oynamıştır. 1839 Tanzimat Fermanı ile başlayıp 1856 Islahat Fermanı ile devam eden ıslahatlar neticesinde bir yandan millet gruplarının (cemaatlerin) ruhani liderlerinin sivil alandaki otoritelerine son verilip bu liderlerin Osmanlı devleti ile millet grupları arasındaki aracılık rolleri ortadan kaldırılırken, öte yandan cemaat içi yönetimde dinsel meclislerin yanı sıra laik meclislerin de kurulmasına izin verilmiş olması, dinsel türdeşlik temelinde örgütlenmiş olan millet grupları içinde kültürel ve etnik türdeşliğe dayalı bir özgürleşme hareketinin doğmasına da yol açmıştır-6-. Millî dilde ibadet ve eğitim hakkı ile başlayan bu cemaat içi özgürleşme hareketi, uzun vadede Osmanlı hâkimiyetinden özgürleşme arzusuna dönüşmüştür. Bu süreç içinde sivil alandaki otoritesini yitiren kilise ve din adamları ise millî ve kültürel uyanışın öncülüğüne soyunarak ayrılıkçı milliyetçi hareketlerin gelişiminde önemli rol oynamışlardır. Batılı devletler ise bu gelişmeleri gizliden gizliye destekleyerek ayrılıkçı milliyetçi hareketlerin bağımsız ulusal devletlerin kurulması ile sonuçlanmasına katkıda bulunmuşlardır. Islahatların özellikle gayrimüslim unsurlar açısından getirmiş olduğu siyasi ve kültürel haklar ile bunların yol açtığı gelişmeler, çoğunluğu Müslüman olan ve dinsel açıdan bölünmüş bulunan Arnavutlar açısından oldukça sorunlu bir durum yaratmıştır. Bir kere Arnavutların tarihsel olarak kendilerine ait kilise ve din adamlarının ve kendi dillerinde yazılmış bir kutsal kitaplarının bulunmaması, başka bir deyişle Katolik ve Ortodoks Arnavutlar arasında millî ve kültürel uyanışın öncülüğünü yapacak dinsel bir merkezin yokluğu, bu unsurları diğer ayrılıkçı milliyetçi hareketlerin merkezi hâline gelen kiliselerin çekim alanına sokmakta idi. Öte yandan Osmanlı devletinin asli unsurları olan Müslüman Arnavutların ayrılıkçı milliyetçi hareketler altında parçalanmaya doğru giden bir İmparatorluğa dinsel temeldeki bağlılıklarını sürdürmekten kazanacakları fazla bir şey yok idi. Özellikle de Batılı devletlerin gayrimüslim unsurlar arasındaki ayrılıkçı milliyetçi hareketlere verdikleri gizli destek göz önüne alındığında Arnavutlar oldukça korunmasız bir durumda kalmışlardı. Tüm bu etkenlerin varlığı Arnavut kolektif kimliğinin yaşayan ve en ayırt edici unsuru olan dil birliği etrafında gelişecek bir Arnavut kültürel hareketinin doğmasına yol açmıştır.-7-
Siyasal Bir hareket Olarak Arnavut Milliyetçiliği: Prizren Birliği Arnavut kültürel hareketinin ilk temsilcileri Osmanlı sınırları dışında yaşayan Arnavut yurtsever aydınlar arasından çıkmıştır. Arnavutlar arasındaki millî bilincin gelişmemiş olmasını Osmanlı devletindeki din tekeline bağlayan bu aydınların Arnavut dili (alfabesi), edebiyatı ve folkloru üzerine yapmış oldukları çalışmalar, Arnavut milliyetçiliğinin laik çizgideki gelişiminde önemli rol oynamıştır. Kısa sürede Şemsettin Sami (Frasheri) olmak üzere Osmanlı sınırları içinde yaşayan birçok Arnavut aydınını da etkilemiş olan bu kültürel hareket, bir süre sonra Arnavutça eğitim taleplerinin yükselmesine yol açmıştır. Osmanlı gayrimüslim unsurlarına getirilen ana dilde eğitim hakkının Arnavutlara da tanınmasını isteyen Arnavut aydınlar bu taleplerini 1871 yılında Sultan’a bizzat iletmişlerse de hem Ortodoks Fener Rum Patrikliği’nin, hem de Osmanlı yöneticilerinin muhalefeti yüzünden bir sonuç alamamışlardır. Başka bir deyişle ıslahatların gayri Müslim unsurlar için dinsel aidiyete göre eğitim zorunluluğunu ortadan kaldıran düzenlemelerinden Arnavutlar yararlanamamışlardır. Bu açıdan dinsel bölünmüşlük Arnavut milliyetçilerin karşısına önemli bir engel olarak çıkmıştır.-8- Tanzimat dönemi boyunca birisi yönetimin merkezileştirilmesi uygulamalarına karşı yerel geleneksel ayaklanmalar biçiminde, diğeri ise aydınlar liderliğindeki kültürel hareketler şeklinde ortaya çıkan Arnavut tepkisi,  1878 yılında Prizren Birliği’nin kurulması ile birlikte somut siyasal bir programa dönüşmüştür. Prizren Birliği’nin kurulmasına yol açacak gelişmeler esasen 1875-1876 yıllarında henüz birer Osmanlı toprağı olan Bosna-Hersek ve Bulgaristan’da patlak veren ayaklanmalarla başlamıştır. Bu ayaklanmalar bölge devletlerinin (bağımsız Yunanistan, özerk Sırbistan ile Karadağ) yanı sıra, Batılı devletler ile Rusya’nın bölge üzerindeki çatışan çıkarlarını karşı karşıya getirecektir. Bunlar, Sırbistan’ın “Büyük Sırbistan” hayali, Avusturya’nın “Bosna-Hersek’e yerleşme” planı, İtalya ve Fransa’nın “Yugoslavya Devleti” hayali ve Rusya’nın bölgeye yönelik “Panslavist” emelleri idi. Nitekim bu ayaklanmaların Osmanlı devleti ile Rusya’yı bir savaşın eşiğine getirmiş olması tesadüf değildi. Aynı tarihlerde Arnavut aydın ve yurtseverlerin -1877 yılında- Osmanlı Arnavut aydınlarından Abdul Frasheri liderliğinde yaptıkları toplantıda Babıâli’ye sunulmak üzere hazırladıkları muhtıra da aslında kendilerini bekleyen tehlikeden haberdar olduklarının bir ifadesi idi.  Osmanlı-Rus Savaşı’nın arifesinde hazırlanmış olan bu muhtırada Osmanlı devletinin Arnavutluk topraklarını koruyamaması durumunda, bölgede özerk bir idare kurularak bu toprakların bizzat Arnavutlar tarafından korunacağı dile getirilmekte ve bu amaçla, Arnavutluk bölgesinin tek bir vilayet altında birleştirilerek özerk bir yapıya kavuşturulması talep edilmekte idi.-9- Arnavutların bu talepleri reddedildiği gibi önlenemeyen Osmanlı-Rus Savaşı’nı bitiren 1878 Ayastefanos Antlaşması ile bu antlaşmayı yeniden düzenleyen 1878 Berlin Antlaşması’nın hükümleri Arnavut aydınların korkularının yersiz olmadığını da göstermiştir. 3 Mart 1878 Ayastefanos Antlaşması önemli bir Arnavut nüfusun yaşadığı Makedonya’yı da içine alan bir Büyük Bulgaristan Prensliği’nin kurulmasının yanı sıra yine Arnavutlarla meskûn bir kısım toprakların Karadağ ile Sırbistan’a terk edilmesi koşullarını hükme bağlamakta idi. Rusya’nın bölgede fazlasıyla güçlenmesine yol açacak olan bu hükümler, Batılı devletlerin müdahalesi neticesinde 1878 Berlin Kongresi kararları ile değiştirilmiştir. Ancak daha çok devletlerarası güç dengesinin korunması kaygısıyla yapılmış olan bu değişiklikler Arnavutlar açısından gelecek kaygısını azaltmadığı gibi daha da artırmıştır. Bir kere, Berlin Antlaşması neticesinde Sırbistan Karadağ ve Romanya bağımsız birer devlet olurken, Arnavut yerleşimli Gosina, Ülgün ve Plavya kazalarının Karadağ’a ilhakına karar verilmiştir. Öte yandan Büyük Bulgaristan Prensliği’ne dâhil edilmiş olan topraklar küçültülerek, geri kalan kısmı Makedonya ve Doğu Rumeli Vilayeti olarak Osmanlı Devleti’ne bırakılmıştır. Ancak Doğu Rumeli’nin Hristiyan bir vali yönetiminde özerk bir yapıya kavuşturulması ve Makedonya’da Girit için önerilen reformların aynısının yapılması koşulu getirilmekte idi. Bunun yanı sıra Avusturya’ya Bosna Hersek’i işgal ve yönetme, Yeni Pazar Sancağı’nı ise sadece yönetme hakkı tanınmıştır. Tüm bu düzenlemeler Arnavutlar açısından oldukça rahatsız edici gelişmeler idi. Nitekim, Berlin Kongresi’nin toplanmasından üç gün önce 10 Haziran 1878’de 300 Arnavut ileri gelenin katılımı ile toplanan Prizren Birliği, bu türden gelişmelerin önüne geçme amacını taşıyan bir Arnavut direniş hareketinin başlangıcı idi. Her türlü toprak ilhakına karşı silahlı mücadeleyi benimseyen Birlik üyeleri bu kararlarını Berlin Kongresi’ne katılacak olan devlet temsilcilerine muhtıralar yoluyla bildirmişlerdir.-10- Birlik üyelerinin bu girişimlerine rağmen Berlin Kongresi’nde Ülgün, Plava ve Gosina kazalarının Karadağ’a terkine karar verilmesi Arnavutlar arasında büyük hayal kırıklığı yaratmıştır. Bu gelişmenin daha da kötüsü, Arnavutların söz konusu bölgelerin ilhakının milliyetler prensibine aykırı olduğu yolundaki tüm itirazlarına karşın Bismark’ın “Arnavut diye bir millet yoktur” şeklindeki açıklaması olmuştur.-11-
Prizren Birliği’nin toprak ilhakına karşı ortak silahlı mücadele kararı, Birlik üyeleri arasında uzlaşılan bir konu olmakla birlikte asıl sorun, Arnavutların geleceği konusunda izlenecek siyasi program noktasında ortaya çıkmıştır. Bu aynı zamanda Prizren Birliği’nin karakterini de belirleyecekti. Birliğin paşalar, beyler ve Müslüman din adamlarından oluşan muhafazakâr üyeleri bu harekete Arnavut olmayan bütün Müslüman Balkan unsurlarını da kapsayan İslami bir karakter kazandırılmasından yana olurken, Abdül Frasheri liderliğindeki milliyetçi kesim, din ayrımı gözetmeksizin bütün Arnavutların yer aldığı milliyetçi bir karakter kazandırılmasını istemiştir.-12- İçerideki fikir ayrılığından doğan bu zafiyet, özellikle bu Birliğin milliyetçi bir harekete dönüşmesini istemeyen Sultan II. Abdülhamit tarafından iyi kullanılmış ve bu amaçla Birlik içindeki muhafazakâr üyeleri her anlamda desteklemiştir. Buna karşın Abdül Frasheri ise milliyetçi fikirlere daha yatkın olan Bektaşi tekkelerinin desteğini alarak, Prizren Birliği’ne milliyetçi bir kimlik kazandırma çabalarını sürdürmüştür. Berlin Kongresi kararları gereği, Gösine, Plava ve Ülgin’in Karadağ’a ilhakı sürecindeki somut gelişmeler sadece ilhaka değil aynı zamanda Berlin Kongresi kararları gereğince bu süreci kolaylaştırmakla yükümlü kılınan Osmanlı askeri birliklerine karşı da Prizren Birliği’nin çatısı altında örgütlenmiş olan silahlı Arnavut direnişi ile karşılaşmıştır. İlhak girişimlerine koşut olarak Prizren Birliği’nin gittikçe milliyetçi bir renge bürünmesinin yanı sıra, Berlin Kongresi’nin imzacı devletlerinin,  ilhak konusunda Osmanlı devletine yapmış olduğu baskılar karşısında II. Abdülhamit direnişçilere karşı nispeten yumuşak davranarak, bir yandan Arnavutların düşmanlığını çekmekten kurtulmuş öte yandan ise imzacı devletler karşısındaki sorumluluğundan kendini kurtarmıştır. II. Abdülhamit bu politikasını Arnavutlar açısından bir başka önemli tepki konusu olan Yunan sınır meselesi çözülene kadar sürdürmüş, hatta 1881’de Prizren Birliği kendisini “Geçici Arnavut Hükümeti” olarak ilan ettiğinde bile bu oluşuma karşı hemen harekete geçmemiştir. Aynı yıl içinde Yunanistan ile sınır meselesinin çözülmesi ile birlikte II. Abdülhamit’in bu politikası bütünüyle değişmiş ve Prizren Birliği ordu gücü kullanılarak ortadan kaldırılmıştır. II. Abdülhamit’in bu politikasını sürdürebilmesinde kuşkusuz Birlik içindeki muhafazakâr kesimlerin varlığı büyük rol oynamıştır. Başka bir deyişle Birlik içinde fikir ayrılığından doğan bu zafiyet, milliyetçi kesimin en büyük özlemi olan özerk Arnavutluk’un kurulması çabalarını sonuçsuz kılmıştır. Bu açıdan, 1881 bastırma harekâtı sonrasında Birliğin Abdül Frasheri gibi milliyetçi önderleri etkisiz hâle getirilirken, muhafazakar üyelerinin Osmanlı yönetimi ta- rafından mevki ve makamla ödüllendirilmesi anlamlıdır. Öte yandan özerk bir Arnavutluk’un kurulmasının önüne geçilmiş olması Batılı devletlerin statükocu politikaları ile de oldukça uyumlu idi.-13-
Prizren Birliği’nin ortadan kaldırılması sonrasında II. Abdülhamit Arnavutların sadakatini tekrar sağlamak için dinsel ve geleneksel hassasiyetleri kullanmıştır. Örneğin özellikle vergileme ve askerlik konularında yerel geleneksel tepkilere yol açan merkezileştirici uygulamalara bu bölgede bir süreliğine ara verilirken, Arnavut milliyetçiliğine destek vermiş olan Bektaşiliğin zayıflatılması amacıyla Sünni din adamlarının bölgedeki faaliyetlerine hız verilmiştir. Arnavutlara karşı izlenen hoşgörülü politikalarda kanunsuz eylemlere girişen Arnavutların merkezî yönetim tarafından rütbe ve nişanla ödüllendirilecek kadar ileri gidilmiş olması, bölge halkının şikâyetlerine neden olacak bir takım yozlaşmalara ve kargaşalara da yol açmıştır.-14- Dinsel ve geleneksel hassasiyetler üzerinden izlenen bu politikalar, aslında dil birliği etrafında gelişen ve geriye döndürülmesi pek mümkün olmayan millî kültürel uyanış karşısında daha gerçekçi ve net bir politikanın izlenmesini de zorlaştırmıştır.Örneğin yurtdışı ve yurt içindeki Arnavut kültür derneklerinin girişimi üzerine 1885’te Korçe’de Sultan’ın izni ile Arnavutça eğitim veren bir okul açılmış ve bunu yeni okulların açılması izlemişse de, bu okullar hem Fener Rum Patrikliği’nin hem de muhafazakâr Arnavutların muhalefeti nedeniyle kısa süre sonra kapatılmışlardır. Ancak burada asıl belirleyici olan, II.Abdülhamit’in bu konudaki isteksizliği ve net bir politika izleyememiş olması idi. Buna karşın Katolik Arnavutlar, birbiri ile rekabet hâlinde olan Avusturya ve İtalyan kiliseleri tarafından açılan ve 1902 yılına kadar yabancı Fransiskanlar tarafından yönetilen okullarda eğitim almışlardır. Bu okullar özellikle Slav yayılmacılığına karşı Arnavut millî bilincinin güçlendiği merkezler olmuştur.-15- Prizren Birliği’nin kapatılması sonrasında, 1890’lı yıllarda Makedonya’da gelişen Bulgarcılık, Yunancılık ve Sırpçılık gibi milliyetçi hareketlerin Arnavutlar arasında yarattığı endişeler, Prizren Birliği’nin yeniden canlandırılması girişimlerine hız vermiştir. Makedonya’da gerginliğin artması üzerine büyük devletlerin Berlin Kongresi kararlarında Makedonya için önerilen ancak II. Abdülhamit tarafından sürekli olarak ertelenen reformların yapılması konusundaki baskıları, önerilen reformların dışında tutulmuş olan Arnavutlar arasındaki huzursuzluğu artırmıştır. Çünkü Arnavutlar da tıpkı II. Abdülhamit gibi, Girit örneği reformların Makedonya’nın önce özerkliği daha sonra da Doğu Rumeli örneğinde olduğu gibi Bulgaristan’a ilhakı  (1885) ile sonuçlanacağı endişesi taşımakta idiler.-16- Böyle bir gelişme Arnavut topraklarının parçalanması anlamına gelmekte idi. Nitekim Arnavut ileri gelenlerin katılımı ile gerçekleşen 1897 ve 1899 tarihli Peja toplantıları bu gelişimin önüne geçmek amacını taşıyan,  önemli somut girişimler idi. Ne var ki, Prizren Birliği’nin bir tür yeniden diriltilmesi olarak görülebilecek olan Peja toplantıları da Arnavutların geleceği konusunda ortak bir kararın çıkmasını sağlayamamıştır. Bu toplantılarda yer alan milliyetçi kesim, Arnavut topraklarının tek bir vilayet altında birleşmesi ve anadilde eğitimi öngörürlerken, muhafazakâr kesim, Makedonya için önerilen reformların Arnavutlar ile yerleşik kısımlar için uygulanmamasını yeterli görmüşlerdir.-17- Böylelikle hem muhafazakâr Arnavutların varlığından güç alan, hem de yabancı müdahalesine yol açabilecek gelişmelerden çekinen II. Abdülhamit, Makedonya için önerilen reformların hayata geçirilmesine razı olmak zorunda kalmıştır. 1902 tarihli Mürtzeg Programı ve 1905 tarihli mali reformların bölgedeki gerginliği azaltmaması üzerine İngiltere ve Rusya arasında yapılan 1908 tarihli Reval görüşmeleri neticesinde hazırlanan yeni bir reform programı,-18- Arnavutlar arasında genel bir ayaklanmaya yol açmıştır. Makedonya reformlarına yönelik ayaklanmanın ilk işaretleri 1905 yılında özellikle Bajo Topulli gibi liderler önderliğinde ortaya çıkan ve propaganda ve silahlı mücadele yöntemlerini benimseyen çete örgütlerinin faaliyetleri olmuştur. II. Abdülhamit tarafından kısa sürede etkisiz hâle getirilen bu direniş eylemleri, 1908 Reval görüşmelerini takiben Firzovik ayaklanması olarak bilinen genel bir Arnavut ayaklanması biçiminde ortaya çıkmıştır.
İttihat ve Terakki İktidarı Altında Arnavut Milliyetçiliği: Siyasal Muhalefetten Silahlı Ayaklanmalara Firzovik ayaklanmasının Arnavutlar açısından olduğu kadar Osmanlı siyasi tarihi açısından bir başka önemi ise, bu ayaklanmanın bir süredir II. Abdülhamit rejimine karşı yurtdışında faaliyet gösteren Jön Türkler tarafından II. Meşrutiyet’in ilanı için iyi bir fırsat olarak kullanılmış olmasıdır. Kuruluşunda İbrahim Temo gibi Arnavut aydınların yer aldığı Jön Türk Hareketi ile Arnavutlar arasındaki işbirliğinin niteliği özellikle 1902 tarihli birinci Jön Türk Kongresi’nde netlik kazanmıştır. 1902 Kongresi’nde Jön Türk hareketi içinde ortaya çıkan Prens Sabahattin liderliğindeki liberal ademi merkeziyetçi kanat  (adem-i merkeziyet ve teşebbüs-i şahsi cemiyeti) ile Ahmet Rıza liderliğindeki merkeziyetçi kanat (İttihat ve Terakki Cemiyeti) ayrışmasında tıpkı Kongre’de yer alan diğer azınlık grupları temsilcileri (Rumlar, Ermeniler, Bulgarlar) gibi Arnavut temsilciler de kendi çıkarları ile çok daha uyumlu olan adem-i merkeziyetçi kanadı desteklemişlerdir. Özellikle II. Abdülhamit rejiminin devrilmesi sonrasında izlenecek siyasete ilişkin ortaya çıkan bu fikir ayrılığı,  1907 tarihli ikinci Jön Türk Kongresi’nde taraflarca bir yana bırakılarak, II. Abdülhamit rejiminin devrilmesi, anayasal rejimin kurulması ve gerekirse silahlı mücadeleye girilmesi hususunda bir eylem birliği kararı alınmıştır. Yurt dışında gelişen bu muhalif harekete yurt içinden en büyük destek Makedonya’daki Üçüncü Ordu içinde kurulmuş olan ve 1907 tarihinde yurt dışındaki Jön Türklerle işbirliğine giren, Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’nden gelmiştir. Bu işbirliği sonrasında Osmanlı Hürriyet Cemiyeti, Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti adı altında,  içerideki ayrılıkçı milliyetçi hareketlerin yanı sıra Arnavut komiteleri de rejim karşıtı Jön Türk hareketine kazanma ve onları bu hareket içinde örgütleme faaliyetlerine hız vermiştir. 1908 Reval görüşmeleri sürecinde II. Meşrutiyet’in ilanına yol açacak olaylar aslında iki ayrı koldan gelişmiştir. Bunlardan bir tanesi, Reval görüşmeleri karşısında İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin yabancı ülke temsilciliklerine gönderdiği protesto bildirileri ile başlayıp ordu içinde Resneli Niyazi’nin başlattığı isyanlarla devam eden harekettir. Diğeri ise, bundan tamamen bağımsız olarak gelişen ve yine Reval görüşmeleri karşısında genel Arnavut isyanını başlatan Firzovik toplantısıdır. Binlerce tepkili Arnavut’u Firzovik’te bir araya getiren bu ayaklanmanın II. Meşrutiyet’in ilanı açısından önemi ise, bu ayaklanmanın İttihat ve Terakki Cemiyeti üyeleri tarafından II. Meşrutiyet’in ilanı için ustaca kullanılmış olmasıdır. İttihat ve Terakki Cemiyeti Firzovik’te toplanmış bulunan Arnavut isyancılara hürriyetler (ana dilde eğitim gibi) ve bir takım geleneksel ayrıcalıklar (silah taşıma izni gibi) konusunda vaatlerde bulunarak, hatta muhafazakâr kesimleri kazanmak için özellikle bu kesime karşı her zaman toleranslı davranmış olan Halife Sultan II. Abdülhamit’e dokunulmayacağı sözü vererek, bu isyanı II. Meşrutiyet’in ilanı için kitlesel bir desteğe dönüştürmüştür.-19- Gerek yurt dışında gelişen Jön Türk hareketine Arnavut aydınların verdiği destek, gerekse Firzovik’teki Arnavut ayaklanmacılara verilmiş olan sözler temelinde iki kesim arasında kurulmuş olan bu işbirliği, Arnavutların II. Meşrutiyet rejiminden beklentilerini yükseltmiş ve İttihat ve Terakki iktidarı ile olan ilişkileri bu beklentiler çerçevesinde şekillenmiştir.
II. Meşrutiyet’in ilanı sonrasındaki gelişmeler Arnavutlar ile İttihat ve Terakki Cemiyeti arasında kurulmuş olan işbirliğini kısa sürede çatışmacı bir ilişkiye dönüştürmüştür. II. Meşrutiyet’in ilanı ile 31 Mart 1909 ayaklanması arasındaki dönemde ortaya çıkan gelişmeler bunun aslında görünürde bir işbirliği olduğu konusunda oldukça önemli ipuçları vermiştir. II. Meşrutiyet’in getirmiş olduğu özgürlükler altında tıpkı diğer Osmanlı unsurları arasında olduğu gibi Arnavutlar arasında da kısa sürede dernekleşme ve basın-yayın faaliyetleri hız kazanmış; Arnavut kültür dernekleri açılmış, bu derneklerin girişimi ile Arnavutça kitap ve gazeteler yayınlanmış, Arnavutça eğitim üzerindeki yasak kalkmıştır. Ancak, bu gelişmelere rağmen İttihat ve Terakki Cemiyeti bu dernekleri denetim altında tutmak için çeşitli yöntemlere başvurmaktan da geri kalmamıştır. Örneğin Arnavutluk bölgesinde,  içinde az sayıda İttihatçı subayların yer aldığı çoğunluğu Arnavut üyelerden oluşan Osmanlı İttihat Cemiyetleri kurdurmuş, İttihat ve Terakki Cemiyeti üyeleri ile yerel Arnavut ileri gelenlerden oluşan karma komisyonlar teşkil edilmiş, Arnavutça eğitime muhalif olan Müslüman tutucu muhalif Arnavutlar desteklenmiştir. Yine milliyetçi emellere hizmet eden çok sayıdaki gizli Arnavut komite üyelerinin aynı zamanda İttihat ve Terakki Cemiyeti üyesi olmaları ve hatta İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından meşrutiyet yanlısı propaganda yapmakla görevlendirilmiş olması da iki kesim arasında kurulmuş olan işbirliğinin içten içe çatışmacı bir özellik taşıdığını da göstermiştir.-20- Aslında Arnavutlar arasında geleneksel ve dinsel hassasiyetler ile milliyetçi hassasiyetlerin yaratmış olduğu bölünme İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin işini kolaylaştırmıştır. Örneğin, Saltanat’a ve Hilafet’e bağlılığın ileri derecede olduğu İşkodra’da muhafazakâr Arnavut kesimlerin Arnavut kültür dernekleri ile gizli komitelerin faaliyetlerine izin vermemiş olması bu açıdan önemlidir. Yine Ortodoks ve Müslüman muhafazakâr kesimlerden gelen tepkiler Arnavutça eğitim konusunda ortak bir kararın alınmasını geciktirmiştir. Nitekim 1908 tarihli Manastır Kongresi’nde ortak bir alfabe benimsenmek yerine iki ayrı alfabenin benimsenmesi yoluna gidilmiştir.
II. Meşrutiyet’in ilk yıllarında Arnavutlar ile İttihat ve Terakki Cemiyeti arasında görünürdeki işbirliği altında yatan çatışmacı ilişkilerin yanı sıra, II. Meşrutiyet’in hemen ertesinde Bulgaristan’ın bağımsızlığına kavuşması ve Bosna-Hersek’in Avusturya tarafından işgali, Arnavutlar arasında İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kendilerini korumakta yetersiz kalacağı şeklinde genel bir endişe de yaratmıştır. Bu endişe özellikle milliyetçi programı takip eden Arnavutlar arasında milliyetçi emellere hizmet edecek bir siyasi programın izlenmesi arzusunu da artırmıştır. Bu nedenle 17 Aralık 1908 yılında açılacak olan Meclis-i Mebusan için yapılan genel seçimlerde Arnavut dernekleri seçim programında merkeziyetçi ve Osmanlıcı politikalara yer veren İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kendi üyeleri arasından gösterdiği mebus adaylarını değil, kendi adaylarını destekleyerek meclise girmelerini sağlamışlardır.-21-  1902 Jön Türk Kongresi’ne katılan Arnavut temsilcilerin bu kongrede ortaya çıkan merkeziyetçi kanat ile liberal ademi merkeziyetçi kanat arasındaki ayrışmada ikincisini tercih etmiş oldukları-22-  göz önüne alındığında genel seçimlerde neden böyle bir tutum sergiledikleri daha kolay anlaşılmaktadır. Çünkü, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin programı din eğitimi veren özel okullar dışında eğitim dilinin ve resmî dilin Türkçe olması, zorunlu ve düzenli askerlik, vergilemede eşitlik, kanun önünde eşit hak ve sorumluluklar-23- gibi Arnavutların geleneksel ve milliyetçi hassasiyetleriyle pek de uyumlu olmayan bir siyasi çizgiyi temsil etmekte idi. Genel seçimlere siyasi örgüt kimliği ile katılan ikinci parti olan liberal eğilimli Ahrar partisi ise genel seçimlere yeterince örgütlenemeden girmişti. Zaten, ayrılıkçı milliyetçi hareketlerin yarattığı tehdit altında liberal ademi merkeziyetçi bir program izleyen Ahrar partisinin, ordu içindeki İttihatçı subayların önemli bir desteğini almış olan ve merkeziyetçi bir programı benimseyen İttihat ve Terakki Cemiyeti karşısında başarı şansı oldukça düşük idi. Nitekim,  dinsel ve etnik azınlıklar 1908 genel seçimlerine kendi cemaat ya da etnik toplulukları adına gösterdikleri adayları destekleyerek katılmışlardır.-24- Meclis-i Mebusan’ın açılması sonrasında Arnavut mebuslar ile iktidarı dışarıdan denetleyen İttihat ve Terakki Cemiyeti arasında özellikle Arnavutça eğitim konusunda ortaya çıkan gerilim-25-, çoğunluğu Arnavut derneklerinin desteği ile seçilmiş olan mebusların,  Ahrar Partisi ya da Osmanlı Demokrat Partisi gibi küçük muhalif partilere geçmeleriyle sonuçlanmıştır-26-. Bunun yanı sıra meclis dışında faaliyet gösteren Arnavut milliyetçiler ise özerklik yanlısı taleplerini Meclis-i Mebusan’a hitaben hazırladıkları bildirilerle dile getirmeyi sürdürmüşlerdir.
Arnavutlar ile İttihat ve Terakki iktidarı arasındaki bu gizli çatışma 31 Mart 1909 Ayaklanması sonrasında daha açık bir özellik kazanmıştır. İttihat ve Terakki iktidarının uygulamalarından rahatsız olan kesimleri (liberaller, eski monarşistler, alaylı subaylar, ulema gibi) bir muhalefet koalisyonu içinde bir araya getirmiş olan 31 Mart Ayaklanması, İttihat ve Terakki iktidarının otoriter uygulamalarını hayata geçirmesi için gerekli ortamı yaratmıştır. 31 Mart ayaklanmasının rejimi korumak adına hareket eden ordu güçleri eliyle bastırılması sonrasında uzun süren bir sıkıyönetim süreci yaşanmıştır. Bu süreç içinde İttihat ve Terakki iktidarı bir yandan II. Meşrutiyet’in getirdiği özgürlükleri gerileten yasama faaliyetlerine (dernekler kanunu, basın kanunu gibi ) girişirken, öte yandan merkeziyetçi ve Osmanlıcı politikalarını da hayata geçirme imkânı bulmuştur.-27-
Arnavut  derneklerinin,  Arnavutça  eğitim  veren  okulların  kapatılması, Arnavut basının susturulması gibi yasaklayıcı uygulamaların yanı sıra, silahsızlandırma, memurlara itaat, vergileme ve düzenli askerlik uygulaması gibi merkezileştirici uygulamalar Arnavutlar arasında hem geleneksel hem de milliyetçi hassasiyetler üzerinden ciddi bir tepki doğurmuştur. Meclis-i Mebusan’daki Arnavut temsilciler arasında başlayan tepkiler-28-, özellikle merkezileştirici uygulamalar karşısında 1910 yılından itibaren önce yerel ve bölgesel düzeyde başlayıp daha sonra tüm Arnavutluk bölgesine yayılan genel ayaklanmalara kadar varmıştır. 1912 sonlarında bağımsız Arnavutluk’un ilanına kadar varacak olan Arnavut ayaklanmaları İttihat ve Terakki iktidarının merkezîleştirici uygulamalarına karşı önce 1910 yılında Arnavut kabilelerin isyanları ile başlamış-29- ve 1911 yılında Kuzeyli Katolik Arnavutlar arasında büyük bir isyana dönüşmüştür. Katolik isyancıların Karadağlılardan talep ettiği yardım, Rusya ile Avusturya’nın bölge üzerindeki çatışan çıkarlarını karşı karşıya getirmiştir. Rusya’nın işine yarayacak bir Arnavut-Slav yakınlaşmasını istemeyen ve Katolik Arnavutların hamiliği rolünü benimseyen Avusturya devreye girerek, ayaklanmacılara bir takım ayrıcalık ve muafiyetlerin verilmesini sağlamıştır. Ayaklanmacıların tüm Arnavutluk için özerklik talepleri İngiltere tarafından desteklense de Almanya’nın muhalefeti nedeniyle gerçekleşmemiş, sadece ayaklanan Katolik Arnavutlara bir takım ayrıcalık ve muafiyetlerin tanınması  (Ağustos 1911) ile yetinilmiştir. Katolik Arnavutlara tanınan bu haklar, Tuz kazasına Hristiyan bir kaymakamın atanması, Arnavutça eğitim veren okulların açılması, askerlik yükümlülüğünün sadece Arnavutluk toprakları için geçerli olması, iki yıl vergiden muaf tutulmaları ve daha sonra ise azaltılmış miktarda vergi ödemeleri, ödenen vergilerin ise yerel ihtiyaçlara harcanması gibi düzenlemeleri içermekte idi.-30-
Katolik Arnavutlar arasında örgütsüz, lidersiz ve daha çok yerel çıkarları ön planda tutan bir hareket olarak gelişen isyanlar, bu harekete karşı destek vermek konusunda çekingen davranan Ortodoks ve Müslüman Arnavutları da kısa sürede etkilemiştir. Ancak, bu ikinci kesim arasında ortaya çıkan isyanlar belirli bir siyasi projeyi takip eden Arnavut aydın ve ileri gelenlerin liderliğinde örgütlü bir hareket olarak başlamıştır. Bu liderlerin temel amacı Yanya, İşkodra, Manastır ve Kosova’nın tek bir vilayet altında birleştirilerek, özerk bir yapıya kavuşturulması idi. Ancak bu ikinci kesim arasında patlak veren ve kısa sürede güney Arnavutluk’a yayılan isyanlar İttihat ve Terakki iktidarının Katolik Arnavut isyanları karşısında takındığı uzlaşmacı politikaları bu kesim karşısında da sürdürmesi neticesinde kısa sürede etkisiz hale getirilmiştir. Katolik Arnavutlar için getirilen ayrıcalık ve muafiyetlerin benzer şekilde güney bölgesindeki ayaklanmacılara da tanınması teklifi ayaklanmacıların çoğunluğu tarafından kabul edilmiştir (Ağustos 1911).  Bu durum Arnavut aydınların tüm Arnavutlar için, özerklik yanlısı ortak bir hareket oluşturma çabalarını boşa çıkarmıştır. Ancak,  bir yandan İttihat ve Terakki iktidarı tarafından verilen sözlerin yerine getirilmemesi, öte yandan isyanlara katılmayan kabilelerin benzer ayrıcalıklardan kendilerinin de yararlandırılması konusundaki istekleri ve Karadağ’ın özellikle kuzey bölgelerindeki isyankar eğilimleri el altından kışkırtıcı faaliyetleri bölgedeki isyankar eğilimleri canlı tutarken,  güney bölgesindeki ayaklanmaların liderleri olan Arnavut aydınlar da özerklik amacını gerçekleştirecek genel bir ayaklanmayı örgütleme girişimlerine hız vermişlerdir.-31-
Bu arada patlak veren 1911 Trablusgarp Savaşı’nın gündeme getirdiği yeni toprak kayıpları da Arnavutlar arasında bir başka endişe kaynağı olarak ortaya çıkmıştır. Siyasi planda, İttihat ve Terakki iktidarının uygulamalarına karşıtlık temelinde gelişen Arnavut muhalefeti,  ordu içindeki Türk subaylar arasında gelişen ve İttihat ve Terakki Fırkası’nın uygulamalarına muhalefet eden Halaskaran-ı Zabitan (kurtarıcı Subaylar) hareketine destek vermiştir. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin en güçlü siyasi muhalifi olan Hürriyet ve İtilaf Fırkası ile de bağlantısı bulunan Halaskaran-ı Zabitancıların 1912 yılında İttihat Terakki iktidarına yönelik olarak başkentte gerçekleştirdiği iktidar değişimi Arnavutlardan destek bulmuştur. Ancak, iktidar değişimi sonrasında Halaskaran-ı Zabitancıların Arnavutların özerkliğini tanıma konusundaki isteksizliği karşısında Arnavutlar bu seferde özerklik taleplerini iktidar değişimi sonrasında kurulan ve hiçbir İttihatçının yer almadığı yeni hükümete (Gazi Ahmet Muhtar Paşa başkanlığındaki Büyük Kabine) memorandumlar yoluyla iletme yolunu seçmişlerdir. Bu kabine dönemindeki en önemli gelişme ise, kuzey ve güney Arnavutluk bölgeleri arasında belirli bir işbirliğinin kurulmaya başlamış olmasıdır. Nitekim 1912 yılı ortalarında Kuzeyli Arnavut liderlerin Babıâli’ye sunduğu 14 maddelik memorandum, iki kesimin birbirlerini destekleme kararının iyi bir örneğini oluşturmuştur. Bu memorandumda yerel geleneklerin tanınması, silah taşıma hürriyeti, medreselerin açılması, dinsel ve geleneksel yasaların değiştirilmemesi ülkenin ihtiyaçları ile uyumlu özel bir yönetim ve adalet sistemi, Arnavutça eğitim, nahiyelerin yeniden düzenlenmesi gibi hem muhafazakâr Arnavutları, hem de özerklik yanlısı milliyetçi aydınları uzlaştıracak hükümlere yer verilmiştir. Bu istekler aslında açıkça ifade edilmemekle birlikte özünde özerklik yanlısı talepler idi. Memorandumun gönderilmesini takiben Arnavutların Osmanlı yönetimi üzerinde baskı kurmak amacıyla silahlı bir ayaklanma başlatarak Üsküp’ü işgal etmeleri, bu taleplerinin kabul edilmesini (4 Eylül 1912) hızlandırmıştır.-32-
Arnavutluğun özerkliğine yol açacak olan bu taleplerin kabulü sonrasında Arnavutlar açısından asıl tehlike bu gelişimden büyük rahatsızlık duyan Balkan komşularından gelmiştir. Arnavut taleplerinin kabulünü takiben, Karadağ-Sırbistan-Bulgaristan-Yunanistan arasında Arnavutluğun özerkliğine doğru gidecek herhangi bir gelişme karşısında Arnavut topraklarını paylaşmak amacıyla kurulan Balkan İttifakı bu tehlikenin en önemli işareti olmuştur. Bu ittifakın doğurduğu tehlike ister istemez Arnavutları olası gelişmelere karşı bir dış destek aramaya itmiştir. İster Osmanlı devleti içinde özerkliklerinin garantiye alınması, isterse savaş sonrasında Osmanlı devletinin Arnavutluk topraklarını koruyamayacak bir duruma gelmesi halinde Arnavutluk’un bağımsızlığının tanınması şeklinde olsun, Arnavutların toprak bütünlüğünün korunmasına destek verilmesi talebiyle başvurulan ülke Avusturya olmuştur. Hatta kimi Katolik Arnavut kabileler Avusturya’nın doğrudan müdahalesini hatta işgalini talep edecek kadar ileri gitmişlerdir. Ancak Avusturya’nın bu talepler karşısındaki genel tavrı isyancıları kışkırtmak ya da bir işgale kalkışmak şeklinde değil, olası gelişmeler karşısında Arnavutların haklarını koruma sözü vermek şeklinde olmuştur. Ayrıca Avusturya Arnavutlar için en güvenli yolun, Slav yayılmacılığına karşı Osmanlı sınırları içinde kalarak, millî bilinç ve kültürlerini geliştirmek olduğunu savunmuş hatta bu konuda Osmanlı yönetimini Arnavutlarla dayanışma içinde olmaları ve onları korumaları konusunda uyarmıştır. -33-  Ne var ki, 18 Ekim 1912’de Balkan İttifakı içinde yer alan ülkelerin Osmanlı devletine açtığı savaş Arnavut milliyetçilerin en büyük korkusu olan parçalanmayı da beraberinde getirmiştir.
Bağımsızlıktan parçalanmaya doğru Arnavut milliyetçiliği

Balkan İttifakı üyelerinin,  1912 yılında Osmanlı devletine açtığı savaş ile başlayan Birinci Balkan Savaşı sürecinde topraklarının önemli bir kısmı işgale uğrayan Arnavutların önde gelen temsilcileri, İsmail Kemal liderliğinde Vlora Ulusal Kongresi’nde bir araya gelmiş ve 28 Kasım 1912’de Arnavutluk devletinin kurulduğunu ve bu devletin tüm etnik Arnavut topraklarını içine alan bir ulus devleti temsil ettiğini ilan etmişlerdir. Bu tarihlerde Kosova, Makedonya ve Arnavutluk’un güney kentlerinin birçoğu işgal altında idi. Ancak 1913 Londra Konferansı Arnavutluk devletini “büyük devletlerin himayesinde bağımsız ve egemen bir prenslik” olarak tanırken getirdiği sınır düzenlemeleri ile Arnavutları büyük hayal kırıklığına uğratmıştır. Bu sınır düzenlemeleri neticesinde Arnavutluk topraklarının yarısı Arnavutluk devletine dâhil edilirken, geri kalan kısmı diğer üç Balkan devleti arasında paylaştırılmıştır. Kosova Sırbistan’a verilirken, Çamerya, Follorina ve Kostur Yunanistan’a, Plava, Gucia, hot ve Gruda ise Karadağ’a bırakılmıştır.-34- Balkan İttifakı üyelerinin Makedonya üzerindeki paylaşım mücadelesinden kaynaklanan II. Balkan Savaşı neticesinde, üzerinde Arnavut nüfusun da yaşadığı Makedonya topraklarının önemli bir kısmı Sırbistan’a bırakılmıştır. Böylelikle Osmanlı hâkimiyeti altında Arnavut milliyetçilerinin mücadelesini verdikleri bir siyasi proje olan etnik sınırlarla uyumlu birleşik Arnavutluk yaratma hayali yani “birleşme ve özerklik” hedefi başarısızlığa uğramış ve 1913 sınır düzenlemeleri ile başlayan parçalanmış yapısı önemli bir değişiklik olmadan günümüze kadar gelmiştir. “Birleşik Arnavutluğun” yaratılması konusunda yaşanan bu başarısızlık, izleyen yıllarda Arnavutları ciddi bir ulusal bütünleşme sorunu ile karşı karşıya bırakmıştır. Bu sorun, Arnavutlar arasındaki sınır değişikliği özlemlerini hep canlı tutmuştur. Ancak 1913’ten itibaren yaşanan Birinci ve İkinci Dünya Savaşları ve bu savaşları bitiren anlaşmalar, Arnavutlara sınır değişikliği konusundaki özlemlerin yanı sıra belki bundan daha fazla olarak, yeniden paylaşılma ve parçalanma korkusunu bir arada yaşatmıştır. 1913 Londra Konferansı neticesinde zaten topraklarının yarısını kaybetmiş olan Arnavutluk’un toprakları yeniden işgale uğramıştır. Savaş bitiminde ise Sırbistan, Karadağ, Yunanistan ve İtalya’nın yeni toprak talepleri karşısında bir kez daha parçalanma ve paylaşılma tehdidi ile karşı karşıya kalmıştır. 1915 yılında İtalya ile İtilaf devletleri arasında yapılmış olan gizli Londra Anlaşması’nda belirlenmiş olan bu paylaşım planının, 1919’da başlayan Paris Görüşmeleri’nde gündeme getirilmesi Arnavutları ulusal bekaları için yeniden mücadele etmeye zorlamıştır. 1918 yılında kurulmuş olan Kosova Ulusal Koruma Komitesi’ni temsilen bu görüşmelerde yer alan Hasan Priştina gibi liderler Kosova ile Arnavutluk’un birleşmesi tezini savunmuş olsalar da, büyük devletlerden destek gelmediği için bütün çabalarını 1913 tarihinde belirlenmiş sınırları korumaya yönlendirmek zorunda kalmışlardır.-35- Sonuçta, ABD Başkanı Wilson’un devreye girmesiyle Arnavutluk devletinin 1913 tarihinde belirlenen sınırlar dâhilinde egemen bir devlet olarak tanınmasına karar verilmiştir. Yine,  İkinci Dünya Savaşı yıllarında ise İtalyan işgali altında Kosova’nın büyük bir kısmı ile Batı Makedonya’yı da içeren bir büyük Arnavutluk’un yaratılmasında olduğu gibi, birleşme özlemlerinin gerçekleştirilmesine çok yaklaşıldığı da olmuştur. Daha çok İtalya’nın çıkarları doğrultusunda gerçekleşen bu fiili sınır değişiklikleri, savaş sonrası imzalanan anlaşmaların bölgedeki güç dengesini korumaya yönelik düzenlemeleri nedeniyle geçersiz kılınmıştır. Benzer bir hayal kırıklığı YSFC’nin dağılma sürecine girdiği 1990 yılı başlarında yaşanacaktır. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki, söz konusu bu fiili süreçler dışında kalan dönemlerde, Arnavut milliyetçiliği, hem uluslararası anlaşmalarla belirlenmiş olan siyasi sınırların getirdiği parçalanmışlık, hem de başından beri ulusal kimlik inşasında önemli bir zafiyet oluşturan bölgesel, dinsel ve sosyoekonomik farklılaşmaların etkisi altında, birleşmeye doğru gelişen ortak bir hareket olmaktan ziyade, Priştine ve Tirana merkezli olarak, iki ayrı koldan gelişen bir hareket olma özelliği kazanmıştır. Bu durum Arnavut milliyetçiliği içinde her zaman belirli kesimler tarafından destek bulan ve belirli dönemlerde yükselişe geçen “birleşmeci” projelerin (Büyük Arnavutluk hayalinin) marjinal kalmasına neden olmuştur.-36-
Prenslik Dönemi
Bağımsız Arnavutluk Prensliği’nin yaratıldığı 1913 yılında Arnavutlar arasındaki ulus-inşası henüz embriyonik bir aşamada idi. Prensliğin başına bir Alman asker olan Prens William Wied getirilmişti. Birinci Dünya Savaşı patlak verene kadar devam eden bu güdümlü monarşik yönetim altında siyasal huzursuzluklar eksik olmamıştır. Örneğin kabinede görev alan ve kral olma hayali kuran büyük toprak sahibi Esat Toptani, Prens William’ın Avusturya ve Almanya yanlısı politikalarından rahatsız olan İtalya’nın da desteği ile ülkede Prens karşıtı gizli bir direniş hareketi örgütlemiş ancak etkisiz hale getirilerek sınır dışı edilmiştir. Bu uygulamaya karşı Toptani ailesinin Tiran’da başlatmış olduğu ayaklanma Prens’in sert önlemleri karşısında kısa sürede diğer Müslüman Arnavutlar arasında gelişen bir isyan hareketine dönüşmüştür. Birinci Dünya Savaşı arifesinde ortaya çıkan bu iç karışıklıklar Prens William’ın ülkeyi geçici olarak terk ettiği (2 Eylül 1914) savaş döneminde büyüyerek devam etmiştir. Prens’in ülkeyi terk etmesinin hemen ardından prensliğin geçici başkenti Durres’e vararak Türk bayrağı çekmiş olan ayaklanmacıların başına geçen Esat Toptani, kendisini Merkezi Arnavutluk Hükümeti’nin başkanı ilan etmiştir.-37- Buna karşın, Prens Willam hükümetine sadık olan Arnavut hükümet görevlileri, aydınlar ve milliyetçiler ise, daha birleşik olarak hareket eden kuzeylilerin milliyetçi faaliyetler gösterdiği İşkodra’ya çekilmişlerdir. Bu sırada örgütsüz halde bulunan güney bölgesi ise kısa sürede Yunanistan’ın işgali altına girmişlerdir. Orta Arnavutluk’ta 1916 yılına kadar etkin olan Esat Toptani’nin bu gücü hem iç karışıklıklar hem de gittikçe yayılan dış işgaller altında ortadan kalkmıştır. Böylelikle Arnavutluk toprakları 1918 yılında İtalyan devletinin güdümünde geçici bir hükümet kurulana kadar (25 Aralık 1918) merkezî yönetimden mahrum kalmıştır. Ancak İtalyan işgali altında Durres’te kurulan, Turhan Paşa başkanlığındaki bu geçici hükümetin, İtalya ile O’nun istekleri doğrultusunda gizli bir anlaşma yapmak zorunda kalması bun- dan haberdar olan Arnavut milliyetçiler arasında büyük tepki yaratmıştır.-38- İtalya’nın tüm karşı çıkmalarına rağmen Arnavut yurt severlerin girişimi ile toplanan ulusal nitelikli Lusinja Kongresi (28 Ocak 1920), Paris Barış Konferansı sürecinde hem Arnavutluk’un yeniden paylaşımını engellemek, hem de askeri ve siyasi bağımsızlığı elde etmek için uluslar arası düzeyde faaliyetlerde bulunan önemli bir ulusal siyasal merkez olarak görev yapmıştır. Bağımsız Arnavutluk devletinin yaratılması ile sonuçlanan bu zor süreç şüphesiz, sonrasında izlenen politikalarda da belirleyici olacaktı.
İki savaş arası dönem: Bağımsız Arnavutluk Devleti ve ulus-devletin inşası
Bağımsızlık sonrasının önde gelen siyasi liderleri Kosova’ya yönelik maceraperest bir politika izlemek yerine, Arnavutluk devletinin içinde bulunduğu güçsüzlüğü aşmak için mevcut sınırları düşman komşulara karşı savunup korumak ve bu sınırlar içinde güçlü bir ulus-devlet inşa ederek var olma mücadelelerini sürdürmek gibi çok daha acil bir programı takip etmişlerdir Tersine bir politika genç Arnavutluk devleti için bir felaket olabilirdi. Öte yandan, 1878 Prizren Birliği sonrası Arnavut milliyetçiliği içinde belirginlik kazanan ve “ulusal birliğin” gerçekleştirilmesi önünde önemli bir engel oluşturan kültürel, siyasal ve bölgesel farklılıkların yarattığı bölünmüşlük halen canlı bir biçimde varlığını sürdürüyordu. Bu durum ister istemez Arnavut siyasetçileri daha gerçekçi bir politika izlemek zorunda bırakmıştır. Bu açıdan, iki savaş arası dönemin önde gelen iki siyasi lideri Fan Noli ile Kral Zog, temel siyasetlerini güçlü bir Arnavut ulusal kimliği inşa etmek ve savaş sonrası belirlenmiş sınırlar dâhilinde statükoyu korumak şeklinde belirlemişlerdir.-39-
Bağımsızlığın ilk yılları Arnavutluk devleti açısından hem bir kargaşa dönemi hem de ilk demokratik deneyimlerin yaşandığı yıllar olmuştur. 1924 yılına kadar sürecek olan bu kısa demokratik dönemde iki genel seçim yapılmıştır (1921 ve 1923 genel seçimleri). Bu dönemde Halk Partisi, Terakki Partisi ve Kutsal İttifak Partisi gibi partiler kurulmuştur. Bu partilerin hiçbiri gerçek anlamda net bir siyasi programa sahip olmamakla birlikte Halk Partisi özgür, bağımsız ve Batı standartlarında gelişmiş bir ülke yaratmak gibi bir hedefi dile getirirken, Terakki Partisi daha çok büyük toprak aristokrasisinin çıkarlarını koruyan bir parti olarak ortaya çıkmıştır.-40- Halk Partisi’nin kazandığı 1921 genel seçimleri sonrasında siyasal alandaki en önemli gerilim, hükümette içişleri bakanı olarak yer alan Ahmet Zog’un icraatları karşısında yükselen tepkiler etrafında gelişmiştir. Zog’un,  geleneksel liderlerin tepkisini çeken silahsızlandırma reformu gibi uygulamalarının yanı sıra, Kosova sınırına yakın Mirdita ve civarındaki bölgelerin Kosova ile birleşme çabalarına karşı çıkarak Sırp yönetimi ile (Sırp-Hırvat- Sloven Krallığı içinde) ile işbirliğine gitmesi ve dahası Sırp yönetiminin baskılarından kaçan Kosovalı Arnavutların Arnavutluk’a sığınmasını engellemesi girişimleri 1921 yılında Mirdita bölgesinde ayaklanmalara neden olmuştur.-41-  Bu ayaklanmaların silah gücüyle bastırılması ve tarafsız bir kabinenin kurulması ortamı yatıştırmaya yeterli olmamıştır. İkinci bir gerginlik Kosova ile Arnavutluk’un birleşmesi taraftarlığı ile bilinen ve 1918 yılında bu amaçla kurulmuş olan Kosova Komitesi’nin liderlerinden olan-42- Hasan Priştina’nın bu kabinenin başbakanını emrindeki Kuzeyli ve Kosovalı silahlı adamlarının yardımıyla tehdit ederek istifaya zorlaması ve kendisinin Yüksek Konsey tarafından başbakan olarak atanmasıyla yaşanmıştır. Ancak Hasan Priştina’nın başbakanlığı sadece 5 gün sürmüştür. Ardından Xape Ypi başbakanlığında kurulan yeni hükümet ise 1922 yılında Mirdita bölgesinde patlak veren yeni bir ayaklanma ile baş etmek zorunda kalmıştır. İçişleri Bakanı Ahmet Zog’un bu ayaklanmanın bastırılmasında önemli rol oynamasıyla parlayan yıldızı ona hemen ertesinde kabine başkanlığını getirmiştir-43-. Bu görevini 1923 genel seçimleri sonrasında yeni bir hükümet kurulana kadar sürdürmüştür. Hasan Priştina’nın yurtdışına kaçması ile bir süreliğine bastırılmış olan muhalefet, 1923 genel seçimleri sonrasında yükselen Zog karşıtı hareketlerde kendini göstermiştir. Yükselen muhalefet bu gücünü bir süredir parti içinde Zog ile yollarını ayırmış olan Fan Noli’yi 1924 yılında bir tür darbe ile iktidara getirerek göstermiştir.-44- Güneyli bir Arnavut olan Fan Noli, Arnavutların Osmanlı’ya karşı bağımsızlık mücadelesi içinde yer almış, ABD’ye gittikten sonra bu ülkede vaazın Arnavutça dilinde verildiği Müstakil Ortodoks Kilisesi’nin kuruluşuna öncülük etmiş,  1920 Lushnja Kongresi’ne Amerikalı Arnavutların temsilcisi olarak katılmış ve bağımsızlık sonrasında iktidarda bulunan Halk Partisi içinde siyasete devam etme kararı almış bir şahsiyet idi. Arnavutluk’ta Amerikan tarzı bir demokrasi kurma projeleri ile bilinen Fan Noli kısa sürede Parti içinde Zog ile ters düşmüştür. Özellikle 1922 yılında Zog’un Terakki Partililer ile yakınlaşması neticesinde belirginlik kazanan ve Fan Noli’nin ayrı bir parti kurması ile sonuçlanan Noli-Zog karşıtlığı, 1923 genel seçimleri sonrası kurulan Terakki Partisi iktidarı döneminde patlak veren Zog karşıtı ayaklanmalar sonrasında Fan Noli’nin iktidara gelmesi ile sonuçlanmıştır. Esas destek tabanını güneyli Ortodoks Arnavutlar arasında bulan Fan Noli’ye özellikle kuzeyli Arnavutların Zog karşıtlığı temelinde verdiği destek, kısa sürede gücünü yitirmiştir. Amerikan tarzı bir demokrasi kurarak, Arnavutluk’u Balkanlar’ın İşviçresi haline getirme hayali kuran Fan Noli’nin radikal bir toprak reformu, feodal sistemin kaldırılması, bürokrasinin küçültülmesi gibi bazı kesimlerce fazla radikal buluna programının yanı sıra, dış politikada Sovyetler Birliği’ni tanıması gibi girişimleri hem içeride hem de dış ülkelerde bazı endişeler yaratmıştır. Bunun yanı sıra beş ay kadar süren kısa iktidarı döneminde ekonomik, mali ve siyasal alanda somut projeler ortaya koyamamış olması da ülkede belirsizliklere ve huzursuzluklara yol açmıştır.-45- Öte yandan Kosova konusunda radikal bir program izlemekten kaçınmıştır. Uluslararası kamuoyunu kızdırmaktan kaçınan ve ayrıca Balkan komşularını yatıştırma yolları arayan Fan Noli, kendisine destek vermiş olan Zog karşıtı Kosova Komitesi üyelerine kurduğu kabinede yer vermemiştir. Bunun yerine, sadece iktidara gelmesinde aldığı destekten dolayı değil, aynı zamanda, hem iyi bir idealist,  hem de Woodrow Wilson’ın sunduğu yeni dünya düzenine kendini adamış birisi olarak, Kosovalı Arnavutların azınlık haklarından yeterince yararlandırılmadığını düşünen Noli, bu konudaki çabalarını Milletler Cemiyeti düzeyinde sürdürme yolunu seçmiş ve böylelikle onların kötü koşullarını düzeltmeyi ümit etmiştir. Belgrad’ın, Kosova Komitesi’nden gördüğü destek nedeniyle Fan Noli’ye duyduğu düşmanlık, yurtdışına kaçan Ahmet Zog’a destek olarak ortaya çıkmıştır. Belgrad’ın desteğini arkasına alan Zog, ülke içindeki huzursuzluklardan da cesaret alarak, Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı’nın-46-  ordusunun yardımıyla, Aralık 1924’de Arnavutluk’a girmiş ve iktidarı devralmıştır.-47- 1920-1924 yılları arasındaki kısa bir demokratik deneyim sonrasında Arnavutluk İkinci Dünya Savaşı’na kadar Zog’un otoriter yönetimi altında idare edilmiştir. Zog’un 21 Ocak 1925’de cumhuriyetin ilanıyla başlayan devlet başkanlığı görevi 1928 yılında monarşinin ilanı sonrasında kral unvanı ile devam etmiştir.Zog’un 3 yıllık devlet başkanlığı dönemindeki ilk icraatlardan biri, bağımsızlığın, iki başlı kartalla sembolize edilen bayrağın ve başkent olarak Tiran’ın teyit edilmesi olmuştur. Bunun yanı sıra Arnavutça resmî dil olarak kabul edilirken devletin resmî dininin olmadığı ve tüm dinlere karşı tarafsız olduğu ilan edilmiştir. 2 Mart 1922’de anayasanın kabulü sonrasında iki başlı bir yasama meclisinin oluşturulması kararı alınmıştır. Bu dönemde bir takım demokratik düzenlemelerin yanı sıra Zog karşıtı Arnavut Yurtseverlere yönelik suikast girişimleri ve muhalefetin yurt dışına sürülmesi gibi baskıcı uygulamalar da olmuştur.-48-
Bir başka bir gelişme ise dinin ulusallaşması alanında görülmüştür.  1922 yılında Ortodos kilisesinin dış kontrolü kaldırmasıyla başlayan bu süreç (1937 yılına kadar İstanbul Fener Rum Patrikhanesi tarafından tanınmamıştır), 1923 yılında Müslüman topluluğun Türk Halife’den bağımsızlıklarını ilan etmesi ile devam etmiştir. Vatikan ile güçlü bağları bulunan Katolikler ise ulusallaşmaya karşı uzun bir süre direnç göstererek Zog yönetiminin tepkisini çekmişlerdir. Dinin ulusallaşması yönündeki bu gelişmelere rağmen Arnavutlar arasındaki dinsel bölünmüşlüğün birleşik eyleme geçmedeki bölücü özelliği ve ilk Arnavut yurtseverlerin ( Pashko Vasa, Sami Frasheri, vb. gibi) bu konudaki uyarıları hafızalarda korunduğu için, dinin, Arnavut siyasal ve sosyal yaşamında belirleyici olmasının önüne geçilmeye çalışılmıştır. Devletin resmî bir dininin olmadığı, ancak dinsel pratiğin özgürce yapılabileceği ve hiçbir alanda hiçbir dine üstünlük tanınmayacağı şeklindeki resmî kabule karşılık, “Arnavutlukçuluk” resmî düzeyde kabul gören en üstün değer olarak her alanda dinin önüne geçirilmeye çalışılmıştır. Okullardaki eğitim kitaplarından, dinî ilahilere, duvarlara asılan resimlerden, heykellere ve sembollere kadar her alanda Arnavut ulusunu idealize eden bir söylem hâkim kılınmaya çalışılmıştır. Bu girişimleri 1930’lu yıllarda çocuklara evrensel Hristiyan ve Müslüman isimler yerine tarafsız Arnavut isimlerinin verilmesi gibi kampanyalar da izleyecektir. Yine aynı yıllarda “din böler yurt severlik birleştirir” ya da “Bizim dinimiz Arnavutçuluktur” türünden sloganlar da eksik olmamıştır. Tüm bu önlemlere rağmen bu dönemde farklı dinî grup liderleri arasında karşılıklı sert polemiklerin yaşandığı da olmuştur. Polemikler kimi zaman bu grupların yayın organlarının yasaklanması şeklinde engellenmeye çalışılmış, din görevlilerinden ve kurumlarından Arnavutçuluğu telkin edecek şekilde faaliyet göstermeleri talep edilmiştir. 1937 yılına gelindiğinde, okullara seçimlik din derslerinin konulması kararı ise, hem farklı dinsel unsurları uzlaştırmak hem de ateistik komünizmin büyüyen etkisini dengeleme amacını taşımakta idi.-49-
Kral Zog’un bu döneme damgasını vuran bir başka önemli icraatı ise ülkenin idari taksimatı konusunda olmuştur. Zog, bu konuda İtalyan ve Fransız örneklerini kendine model almış olmakla birlikte, bu modeli kültürel olarak daha kabul edilebilir hale getirmek için idari taksimatta kuzeydeki kabilesel bölünmeler ile güneydeki feodal toprak sahipliğini esas almıştır. Böylelikle kuzey ve güney bölgelerindeki geleneksel liderlerin işbirliği garantilerken, özellikle kuzeyli kabile reislerinin maaşlı devlet görevlileri ve devletin temsilcileri olarak görevlendirilip, yetkili kılınması siyasetteki ağırlık merkezini kuzeye doğru kaydırmıştır. Zog’un kendisinin de Mati bölgesinden kuzeyli bir Gega Arnavut olduğu göz önüne alınırsa bu hassasiyetleri iyi kullanmış olduğu görülmektedir. Yine bu desteğin de verdiği güç ile Zog kendi kabilesel bölgesindeki sadık küçük ordunun yerine İtalyan görevlilerce kontrol edilen eğitimli ve donanımlı askeri bir ordu kurmakta zorlanmamıştır. Yine, eşkıyalığın önlenmesi, geleneksel kan davasının kanun dışı ilan edilmesi, silahsızlandırma gibi gibi düzenlemeler geleneksel kalıpların yıkılması anlamında olumlu ilk adımlar olmuştur. Ancak Zog’un daha çok kendini aristokrasiye sevdirme yönündeki bu politikaları, yeni demokratik ve ilerlemeci sınıfların uzun vadede Zog yönetimine yabancılaştırmıştır. Öte yandan, ülkenin içinde bulunduğu ekonomik ve mali güçsüzlüğü aşmak için Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı’na-50-  göre daha tercih edilebilir bulduğu İtalya’nın desteğine başvurması, ilerleyen yıllarda Arnavutluk’u İtalya’nın ekonomik ve mali olduğu kadar askeri ve siyasi nüfuzu altına sokacaktır. İki ülke arasında ekonomik ve mali alanda başlayıp askeri ve siyasi alanda işbirliğine kadar uzanan bu yakınlaşma,-51- Arnavutluk’un başta Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı’nın olmak üzere İtalya’ya rakip diğer devletlerle olan ilişkilerinin bozulmasına yol açacaktır.
Bu dönemde Ahmet Zog’un Kosova Arnavutlarını tanımaya yönelik tek girişimi ise monarşinin ilanı aşamasında olacaktır. Arnavutluk’ta daha güçlü ve merkezî bir yönetim kurmak amacıyla 1928 yılında Arnavutluğu “demokratik, parlamenter ve irsi bir krallık” olarak ilan eden Zog’un, kendisini de “Arnavutluğun Kralı” değil de “Arnavutların Kralı”, yani ülkenin değil halkın kralı olarak ilan etmiş olması bu tanımanın bir ifadesi olacaktı. İki ifade arasındaki fark, aslında pek de adil olmayan sınır düzenlemeleri altında çok sayıda etnik Arnavut nüfusu kucaklayan komşu Sırp-Hırvat- Sloven Krallığı ve Yunanistan devletleri açısından muhtemelen çok daha açık idi.-52- Bununla birlikte Zog’un Kosova Arnavutlarını tanıma konusundaki tek girişimi sadece bu sıfatın kullanılması ile sınırlı kalacaktır.-53-
Krallık dönemi boyunca güçlü merkezî bir ordunun kurulması, İtalyan, Fransız ve İsveç modelinde kanunların kabul edilmesi gibi olumlu icraatların yanı sıra, sosyal yapıyı değiştirecek reformlara gidilmemiş olması ve rejimin mevcut Ortaçağ sosyal kalıplarına dayanılarak sürdürülmesi ısrarı, Zog yönetiminin en zayıf noktasını oluşturmuştur. Bu eski moda sosyal kalıplar içinde monarşik rejimin ana destekçisi olan üst sınıf (Kabile reisleri, feodal beyler, zengin çifti, tüccar ve işadamı) nüfusun sadece yüzde 10’unu oluştururken, çoğunluğu çiftçi ve az sayıda esnaf ve zanaatkârdan oluşan alt sınıf nüfusun yüzde 90’ını oluşturmakta idi. Bu durumun bir sonucu, memnuniyetsiz kitleler arasında rejim karşıtı yasadışı sol ideolojilerin sem- pati kazanmaya başlaması ise; belki daha da önemli bir başka sonucu toplumdaki geleneksel bölünmüşlük kalıplarının pekişmesine yol açmış olmasıdır. Orta sınıfın olmadığı, eğitim düzeyinin çok düşük seviyelerde seyrettiği bu sosyal yapı içinde geçmişten gelen ekonomik, kültürel, bölgesel vb. bölünmüşlükler büyük ölçüde varlığını sürdürmüştür. Benzer şekilde bu dönemde Sırp yönetimi altındaki Kosova Arnavutları da aynı az gelişmişlik kalıpları içinde hapsolmuş varlıklarını sürdürmüşlerdir. Bu durum ileride, tıpkı geçmişte olduğu gibi, birleşik bir ulusal kimliğin yaratılması önünde önemli bir engel oluşturacaktır. Nitekim İkinci Dünya Savaşı sırasında Arnavutların işgalci güçlere (İtalyan ve Alman güçleri) karşı verdiği faşizm karşıtı mücadelede görülen bölünme her ne kadar ideolojik temelde bir komünist-milliyetçi farklılaşması olarak ortaya çıksa da, esasında geleneksel kalıplar içinde varlığını sürdüren kültürel ve bölgesel bölünmelerin izlerini ağırlıklı olarak taşımıştır. Bu açıdan komünizmin Arnavutluk’a daha gelişkin olan güneyli Tosk Arnavutların önderliğinde yerleşmiş olması, bir anlamda kuzeyli Gegaların siyasal hâkimiyetine karşı kazanılmış bir zafer olma özelliği de taşımakta idi.-54-  Bu açıdan işgalci güçlere karşı verilen faşizm karşıtı mücadelede ortaya çıkan komünist-milliyetçi bölünmesinde bölge Arnavutlarının nasıl yer aldıkları da bu açıdan incelemeye değerdir. Tüm bu etkenler altında İkinci Dünya Savaşı sırasında işgalci güçlere karşı gelişen Arnavut direnişi, Arnavutlar arasında birleşik bir hareketin doğmasına ve ortak ulusal kimliğin yaratılmasına hizmet edemediği gibi karşılıklı suçlamalar altında bölünmelerine de neden olmuştur.
Savaş dönemi; birleşme ve parçalanma
İkinci Dünya Savaşı’nın önemli bir kısmını İtalyan işgali altında geçiren Arnavutluk topraklarında ortaya çıkan Arnavut direniş hareketleri arasındaki temel çekişme konusu daha çok, Kosova meselesi etrafında gelişmiştir. Tiran’da İtalyanların kontrolünde kurulan kukla hükümet, çoğu İtalya’da eğitim almış ve faşist ideolojilerden etkilenmiş Arnavut aydınların desteğini alırken,-55- muhalif Arnavutlar, işgale karşı ülkenin çeşitli bölgelerinde direniş örgütleri kurmaya başlamışlardır.
Bu örgütlerden bir tanesi Abdül Frasheri’nin oğlu Midhat Frasheri liderliğinde, 1942 yılında kurulan Balli Kombetar (ulusal cephe) hareketi idi. Faşizm karşıtı yeraltı örgütü olarak faaliyet gösteren bu harekete daha çok yurtsever toprak sahipleri ile Ortodoks aydınlar liderlik yaparken, çok sayıda çiftçi, tüccar ve iş adamının da desteğini arkasına almıştır. Kosova ve Çamerya bölgesi de dahil olmak üzere “Birleşik Arnavutluk”un yaratılması, tarım reformu ve Batı tarzı demokrasinin kurulması gibi bir siyasi programı takip eden bu hareketin aydın ağırlıklı liderleri gerilla tipi bir savaşa yabancı oldukları için ümitlerini daha çok  bir İngiliz-Amerikan müdahalesine bağlamışlar ve bu nedenle örgütün liderlerini de olabildiğince Bağlaşıklarla işbirliği içinde tutmaya çalışmışlardır.-56-
Faşizm karşıtı mücadele içinde yer alan bir başka örgüt ise, Ulusal Kurtuluş Hareketi ve Komünist Parti idi. Bu hareketin kökleri Zog döneminde yeraltında örgütlenmiş ancak birbirleriyle ilişkisi olmayan gruplara dayanmakta idi. Liderleri genellikle Monarşi karşıtı ve alt katmanlara mensup Tosk aydınlar idi. Özellikle Kral Zog’un “Çağı Geçmiş Kralcılığı”na muhalif idiler. İzleyicileri ise genellikle yoksul zanaatkârlar, işçiler ve köylüler idi. Ülke ekonomisinden duydukları memnuniyetsizlik solcu propagandalardan etkilenmelerini kolaylaştırmıştı. Bu örgütün izleyicileri kısa sürede İtalyan işgaline karşı dağlarda gerilla savaşları başlatmışlardır. Ancak örgütsüz olmalarının yanı sıra, aralarında felsefe, amaç, örgütsel ilişki ve programlar açısından farklılıklar bulunması işbirliğini zorlaştırmakta idi. Bunu aşmak için hareketin en güçlü komünist grupları olan Korçe ve İşkodra grubu, ideolojik ve siyasal rehberlik almak için Yugoslavya Komünist Partisi’ne başvurmuştur. Bu aslında Yugoslav Komünist Partisi lideri Yosip Broz Tito’nun ileriye yönelik amaçlarına da bir kapı açmakta idi.-57-  Tito’nun nihai hedefi, Balkanlar’da, Sovyetler Birliği benzeri bir Balkan federasyonu kurmak idi. Arnavut komünistlerle yapılacak bir işbirliği, hem Kosovalı Arnavutlar arasında kendi ulusal çıkarının korunmasına yarayacak,  hem de Arnavutluk’un iç işlerinde nüfuz sahibi olacaktı. Daha ileriki bir adım ise en büyük hayali olan Balkan federasyonunun kurulması olacaktı. Böylelikle Yugoslavya Komünist Partisi’nin seve seve üstlendiği rehberlik hizmeti altında kurulan Arnavut Komünist Partisi, bu partinin sekreterliğine getirilen Enver Hoca’nın liderliğinde ve ağırlıklı olarak Yugoslavya Komünist Partisi’nin direktifleri altında faşizm karşıtı mücadeleye katılmıştır. Ancak bu hareketin komünist liderleri, komünist stratejiyi ve Marksist kimliklerini daha tarafsız bir görüntü arkasında gizleyerek ulusçuluk ve vatanseverlik duygularını vurgulamak ve komünist bağlantılarını reddetmek yoluna giderek, komünist olmayan birçok Arnavut ulusçu lideri de harekete kazanmışlardır.-58-
Midhat Fraşheri ile Enver Hoca’nın liderlikleri altında gelişen faşizm karşıtı bu iki hareket başından beri birbirlerine mesafeli durmayı tercih etmişler ve birbirlerini faşist ya da komünist olarak suçlamışlardır.  Ortak düşmana karşı ortak bir eylem oluşturma gereğini hisseden İngiltere’nin girişimi ile 1943 yılında Mukaj’da bir araya getirilen bu iki hareketin temsilcileri başlangıçta ortak bir metin üzerinde anlaşmaya varmış olsalar da Enver Hoca’nın bu anlaşmayı tanımaması üzerine yollarını kesin olarak ayırmışlardır. Enver Hoca’nın muhalefetine neden olan asıl mesele katılımcıların Kosova ve Çamerya bölgesini de içine alan birleşik bir Arnavutluk’un yaratılması kararına imza atmaları olmuştur. Bu karara büyük tepki gösteren Yugoslavya Komünist Partisi’nin “hainlik ve fırsatçılık” suçlamaları altında Enver Hoca’nın ilk işi, kendi temsilcilerinin de imzalamış olduğu bu anlaşmayı tanımamak ve Midhad Frasheri grubunu da halk düşmanı ilan etmek olmuştur.-59-  Ancak gelişmeler bununla kalmamış,  Enver Hoca liderliğindeki harekette yer alan ancak komünist olmayan bazı yurtseverler komünist hareketten koparak Abas Kupi liderliğinde Legaliteli isimli örgütü kurmuşlardır.
Kendisi komünist olmamakla birlikte Enver Hoca liderliğindeki harekette önemli bir mevkide bulunan ve Mukaj toplantısına delege olarak katılan Binbaşı Abas Kupi bir Gega kabile lideri idi. Enver Hoca’nın Mukaj anlaşmasını reddetmesi üzerine kendi liderliği altında kurmuş olduğu Legaliteli hareketinin esas destekçileri ise Zog’un bölgesi olan Mat’lı Arnavutlar idi. Kosova’daki en büyük destekçileri ise Arnavut subaylar idi.-60- Bu hareketin izleyicileri İtalyan işgalcilere karşı mücadelenin yanı sıra anayasal monarşiyi yeniden kurmak gibi bir siyasi  programı benimsemişlerdir.-61-
Mukaj toplantısı sonrasında bu üç hareket bir yandan işgalci güçlere karşı savaşırken öte yandan birbirlerine karşı da silahlı mücadele vermişlerdir. Bu mücadele esasen Enver Hoca liderliğindeki komünist partizan hareket ile karşısında yer alan Midhat Frasheri ve Abas Kupi liderliğindeki hareketler arasında belirginlik kazanmıştır. İtalyanların Müttefiklere teslim olması sonrasında bölgeye giren Alman işgalcilerin Arnavutlara savaş sonrasında geri çekilme ve Kosova’yı Arnavutlara verme vaadinde bulunması yeni bir gelişmeye yol açmıştır. Enver Hoca liderliğindeki partizan güçler bu vaatlere kayıtsız kalırken, komünizm karşıtlığını faşizm karşıtlığından daha önemli bulan ve asıl amacı Kosova olan Midhat Frasheri grubu Almanya’nın yanında yer almıştır. Almanlarla kurulan bu yakınlaşma başından beri Midhat Frasheri grubunu faşistlerle işbirliği yapmakla suçlayan komünist direnişçilerin eline iyi bir koz vermiştir. Alman işgalcilerle yapılan bu işbirliği Midhat Frasheri liderliğindeki hareketin popülerliğini yitirmesine ve komünistlere karşı verdiği mücadeleyi kaybetmesine yol açmıştır.-62-
Savaş döneminde büyük Arnavutluk projesine en güçlü destek Sırp karşıtı düşüncelerin canlı olduğu Kosova Arnavutlarından gelmiştir.  Bu nedenle, İtalyan işgalinin Arnavutluktaki kimi Zog rejimi karşıtları arasında, en azından kurtuluş ümidi olarak görüldüğü bir ortamda Kosova, Batı Makedonya ve Arnavutluk’u fiilen birleştiren bu işgalin Kosovalı Arnavutlar arasında daha güçlü bir kurtuluş ümidi yaratması da oldukça normal idi.-63-
Özellikle de 1913 yılından beri Sırp yönetimi altında yaşamış olmanın getirdiği tepkisellik, içinde Sırpların yer aldığı hiçbir siyasi oluşuma katılmama refleksi şeklinde ortaya çıkmıştır. Bu nedenle nihai amaçları bir Balkan konfederasyonu kurmak olan Yugoslavya komünistlerinin Kosova Arnavutları arasındaki desteği çok zayıf kalmıştır.-64- Komünistlere karşı daha çok Sırp karşıtlığı temelinde oluşan bu güvensizlik Mukaj anlaşması sonrasında yaşanan hayal kırıklığı ve sonrasında Enver Hoca Grubu ile diğer gruplar arasında silahlı bir mücadelenin başlamasıyla birlikte daha da artmıştır. İtalya’nın müttefiklere teslim olmasını izleyen günlerde, Almanya’nın henüz Kosova ve Arnavutluk konusundaki politikası da netlik kazanmadığından, Kosovalı Arnavutlar arasında Arnavutluk ile birleşme yanlısı bir hareket doğmuştur. Kosovalı Arnavutlar arasında Balli Kombetar ve Legaliteli gibi hareketlere zaten çok sayıda destek bulunmakla birlikte,-65-  İkinci Prizren Birliği olarak bilinen bu hareketin kurulmuş olması (11 Eylül 1943) ve önemli bir taraftar kitlesi toplaması Kosovalı Arnavutların çok daha faal bir biçimde harekete geçtiğini göstermekte idi. Nitekim Birlik üyelerinin 1943 yılında milliyetçi Sırp Çetniklerle 1944 yılında ise Yugoslav komünist partizanlarla giriştiği silahlı mücadele de bunun bir göstergesi idi. Öte yandan Birlik üyelerinin Kosova’yı Arnavutlara vaat eden Alman işgalcilerle yakınlaşması da Alman yanlısı bir hissiyattan çok hem böyle bir şansı kullanma isteğinin, hem de tamamen milliyetçi ve komünist karşıtlığı bir hissiyatın ifadesi olmuştur.-66-  Aynı yıllarda Tito’nun Alman işgalcilere karşı kullanmak üzere Enver Hoca’dan talep ettiği Arnavut birliklerini Kosova’daki direnişçilere karşı kullanmış olması ise komünist olmayan Kosovalı Arnavutlar tarafından Enver Hoca’nın “büyük hıyaneti” olarak değerlendirilecektir.-67-
Komünist dönem: İdeolojinin milliyetçileşmesi
Arnavutluk’ta yaklaşık elli yıl süren komünist rejimin ilk kırk yılı Enver Hoca’nın kesintisiz iktidarı altında geçmiştir. Kendisi güneyli Müslüman bir Tosk olan Enver Hoca’nın iktidara yerleşmesiyle birlikte hükümetin Zog dönemindeki Kuzeyli Geg ağırlığı, artık Güneye kaymıştır. Rejimin ilk kurucu meclisinde bir kaç komünist olmayan ulusçuya yer verilse de Enver Hoca’nın “halk düşmanı” olarak gördüğü bu kişiler birkaç yıl içinde tasfiye edilmişlerdir.-68-
Yeni rejimin öncelikli amaçları içinde belirginleşen iki temel noktadan biri, Arnavutlar arasındaki her türlü kültürel, bölgesel, ekonomik vb. benzeri farklılaşmaları ortadan kaldırmaya yönelik hedeflerdi. Bunlar;  eski feodal yapıların kaldırılarak devlet idaresindeki kontrollerinin etkisizleştirilmesi; dinsel kurumların ve bağlılıkların etkisizleştirilerek yerine Arnavutçuluğa bağlılığın geçirilmesi; Geg-Tosk ayrılığı yaratan bağlılıkların ortadan kaldırılması vb. önlemleri getirmekte idi. Diğer bir nokta ise Arnavutluk’un komşu devletlerle olan ilişkilerinin ana çerçevesini belirle-meye yönelik hedeflerdi. Bunlar da;  Arnavutluğu “iki bin yıldır asimile etmeye ve topraklarını almaya çalışan açgözlü komşulardan” uzak tutmak ve sadece Partizanlara büyük yardımları dokunmuş olan Yugoslavya Federal Halk Cumhuriyeti’nden (YFHC)-69-  yardım almak fakat bu yardımın siyasi ve ekonomik bağımsızlığı zayıflatmasına izin vermemesi şeklinde belirlenmişti.-70-  Bu hedefler, özellikle YFHC ile bağların koparıldığı 1948 yılından sonra hayata geçirilen katı Stalinist politikalar altında etkin bir biçimde uygulanma imkânı bulmuştur.
Yeni rejimin ilk yılları günlük yaşamın her alanında YFHC’nin nüfuzunun hissedildiği yıllar olmuştur. Bu durum Enver Hoca’nın Kosova politikasında da etkili olmuştur. Tıpkı kendinden önceki lider Kral Zog gibi Enver Hoca’nın da en öncelikli ve hayati kaygısı Arnavutluk’un siyasal bekası sorunu olmuştur. Arnavutluk ile YFHC komünistleri arasındaki ilişkiler de Kosova konusunda farklı bir politikanın izlenmesini engellemiştir.-71- 1946 tarihli YFHC -Arnavutluk Dostluk Anlaşması iki ülke arasında ekonomik planların koordinasyonu, mali sistemlerinin standardizasyonu, gümrük birliği ve fiyatların birleştirilmesi konusunda işbirliği taahhüt edilmekte idi. Bunun sonucu olarak birçok YFHC uzmanı Arnavutluk’a gönderilerek yönetim kademelerinde anahtar konumlara yerleştirilmişlerdir. Sırpça, okullarda zorunlu ders olarak okutulmuştur. Arnavut petrol ve hammaddelerinin işletilmesi için ortak şirketler kurulmuş ve Arnavutlar bunun küçük ortağı haline gelmiştir. Yine Arnavutluk’un bütçe ihtiyaçlarının yarısını YFHC tedarik etmiştir. Yani Arnavutluk gerçekte Kral Zog döneminde İtalyan-Arnavutluk ilişkilerinde olduğu gibi vassal bir devlet olma yoluna girmiştir. Enver Hoca grubunu rahatsız eden bu durum 1948 yılında YFHC-Sovyetler Birliği anlaşmazlığının ortaya çıkması ile birlikte büyük ölçüde ortadan kalkmıştır. YFHC’nin Kominform’dan çıkarılması ve Arnavutluk’un Sovyetler Birliği’ yanında yer alması ile birlikte YFHC’nin Arnavutluk üzerindeki nüfuzu sona ermiştir. YFHC tarafından işgal edilme tehlikesinin ortadan kalkması Arnavutların tek bir devlet içinde komünist liderlik altında birleşme umudunu artırmıştır. Bu tarihten sonra Kosova bir anlamda kendi kaderine terk edilirken, ülke içinde güçlü bir ulusal kimlik ve özgüven duygusu yaratmaya yönelik politikalara hız verilmiştir.
Rejimin ilk yıllarında belirlenen tüm hedefler doğrultusunda Arnavutluk Enver Hoca’nın katı Stalinist politikaları altında tedricen tarımın kolektifleştirildiği, özel mülkiyetin kaldırıldığı, feodal yapıların kırıldığı, hatta 1961 yılına kadar devletin kontrolü altında tutulan dinsel aktivitelerin 1961 yılından itibaren anayasal düzeyde yasaklanarak ateizmin resmen kabul edildiği dünyadaki tek ülke haline gelmiştir. Öte yandan ilk ulusal amaçlarda belirgin olarak öne çıkan düşman komşulardan uzak durmak hedefi, Arnavutluk’u uluslararası gelişmelerden ve dış dünyadan tecrit edilmiş bir ülke haline getirmiştir. Toplumdaki ortaçağ kalıntısı her türlü sosyal, ekonomik ve kültürel farklılıkları ortadan kaldırmanın yanı sıra, Arnavutluk’u dış dünyadan tecrit edilmiş bir hale getiren bu katı uygulamalar rejimin her beş yıllık kalkınma planında ilk sırada yer alan kültürel politikalarla desteklenerek bu uygulamalarla uyumlu bir toplum yaratılmaya çalışılmıştır. Gerçekten de her beş yıllık kalkınma planı kültürel yaşamın her alanında gerçekleştirilecek amaçlarla başlamış ve her beş yılın sonu da, bu politikaların uygulanması sonucunda sosyalist kültürün gelişiminde elde edilen başarıları sıralayan resmî raporlarla kapanmıştır.-72-  Söz konusu bu kültürel politikaların başlıca hedefi dinsel kurumlar olmuştur. Dindar insanlardan ziyade dinî liderleri hedef alan yasaklayıcı ve sınırlandırıcı bu politikalar, dinin resmen yasaklanması sonrasında dinsel kurumlar ile onların faaliyet alanları (kütüphaneleri, hastaneleri, seminerleri, yayınları) ve gelir kaynaklarından, günlük yaşamdaki her türlü dinsel sembol ve pratiğe kadar genişletilmiştir. Kilise ve cami gibi dinsel yapıların çoğu kapatılırken,  bunlardan bir kısmı ulusal müze ya da kütüphane haline getirilmiş- tir. Yasaklanmış ve gözden düşürülmüş olan geleneksel dinlerin işlevini ise rejimin dayattığı halk müziği, spor, edebiyat ve yurtseverlik karışımı bir kültür üstlenmiştir. Böylelikle bir anlamda, bir asır önce Katolik yurtsever Pashko Vasa’nın “Dinlerin sizi bölmesine izin vermeyin” ya da “Arnavutların dini Arnavutçuluktur” söylemi hayata geçirilmiştir.-73-  Burada ilginç olan nokta ise kahramanların, vatanseverlerin, şehitlerin fetişleştirildiği bir ortamda, Arnavut kültür, edebiyat ve dilinin gelişimine önemli katkıda bulunmuş ve hatta faşizm karşıtı mücadelede aktif görev almış olan birçok vatansever dinî liderin sadece dinî görevlerinden dolayı hapsedilmiş ya da idam edilmiş olmasıdır. Geriye kalanlar ise değişik meslek kollarında faaliyet gösteren emekçiler olarak mevcut sistemle bütünleşmişlerdir.-74-
YSFC’nin dağılması: Özerklikten bağımsızlığa
Kosova Sorununun Doğuşu ve Gelişimi Sınırlı Özerklikten Geniş Özerkliğe Komünist dönemde bir anlamda kendi kaderine terk edilmiş olan Kosova’ya gelince; Tito’nun Arnavutlar arasındaki huzursuzluğu gidermek konusundaki ilk adımı Kosova’nın özerkliğini tanımak olmuştur. Ancak YFHC’nin 1946 tarihli Anayasası ile tanınan bu statü pratikte Kosova Arnavutlarını 1913 yılından beri altında bulundukları Sırp hâkimiyetinden kurtarmamaktaydı. Yugoslavya’nın Tito yönetimi altındaki bu yeni versiyonu, devlete şeklini veren sosyalist ilkeler ile, halkların ulusal amaçları ile uyumlu bir Yugoslavya yaratmak düşüncesinden doğmuştu. Buna göre eski Yugoslavya toprakları federatif yapı altında idari ve siyasi açıdan yeniden taksim edilmişti.-75-  Bu taksimatta belirleyici olan temel kriter ise “kurucu uluslar” ile “ulusallıklar” idi. Buna göre;  Hırvat, Sloven, Sırp, Makedon ve Karadağlı“ulus” olarak görülürken, bunun dışında kalan ve Yugoslavya dışında ulus-devletleri bulunan etnik gruplar (Arnavutlar, Macarlar, vs.gibi) “ulusallıklar” olarak kabul edilmiştir.Bu kriterlere göre ülke idari ve siyasi açıdan “ulusların” oluşturduğu altı “kurucu cumhuriyet” ile Sırbistan’a bağlı iki “özerk bölgeye” (Kosova, Voyvodina) ayrılmıştı.  Bu yeni idari yapılanma Kosova Arnavutlarını Sırbistan’ın siyasi sınırları içine sokarken, bu bölge dışında kalan Arnavutları da benzer şekilde Makedonya ve Karadağ cumhuriyetlerinin siyasi sınırları içine koymuştur. Özellikle Kosova Arnavutlarını memnun etmeyen bu yeni yapılanma aslında Sırp unsurların daha fazla tepkisini çekmiştir. Çünkü bu yeni yapı Sırp hâkimiyetli “Yugoslavizm” düşüncesiyle uyumlu bir siyasi yapılanma olan Yugoslavya Krallığı’ndan çok farklı idi. Özellikle Kosova ve Makedonya gibi Sırp milliyetçiliğinin tarihsel toprakları olarak görülen bölgelerin yeni siyasi ve hukuki düzenlemelerle Sırpların doğrudan hâkimiyeti altından çıkarılmış olması,  Sırplar arasında bu yeni yapılanmada en çok kaybeden ulus olma hissiyatı yaratmıştır. Yaklaşık kırk yıl sonra Miloseviç liderliğinde yükselen aşırı Sırp milliyetçiliği de aslında Yugoslavya’nın Tito versiyonuna karşı beslenen bu kaybeden ulus olma hissiyatının yarattığı düşmanlıktan beslenmiştir. Nitekim Sırp Bilimler Akademisi’nin 1986 tarihli memorandumu aslında bunun düşünsel temellerini ortaya koymakta idi. Bu belgede özetle Sırpların Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti (YSFC)-76- içinde maruz kaldığı haksızlıklar dile getirmekte idi. 1980’de Tito’nun ölümünü takiben ortaya çıkan Arnavut-Sırp gerginliğinin temelinde Kosova Arnavutlarının YSFC’nin yedinci kurucu cumhuriyeti  olma  özlem  ve  talepleri  yatmakta  idi. Tito  dönemi  boyunca Kosova’nın 1946 Anayasası ile tanınan özerklik haklarını genişleten bir takım düzenlemeler (1966 ve 1968 anayasal düzenlemeleri) olmakla birlikte (1946 Anayasası’nın tanıdığı hakları gerileten 1963 anayasal düzenlemeleri hariç) 1974 Anayasası bu konuda varılan en ileri noktayı temsil etmekte idi.-77-  Kosova’yı neredeyse kurucu cumhuriyetlerle eşit hale getiren 1974 Anayasası, Arnavutlar arasında “yedinci cumhuriyet” olma özlemlerini artırmıştır. Buradaki temel motif, cumhuriyet statüsünün cumhuriyetlere federasyondan ayrılma hakkı vermiş olması idi. Öte yandan Kosova’nın Federasyon içinde ekonomik açıdan en az gelişmiş bölge olması ve bunun başlıca sorumlusunun Sırbistan Cumhuriyeti olarak görülmesi de Kosovalı Arnavutlar arasında Sırbistan’dan bağımsızlaşma arzularını kamçılamıştır. 1981 yılında Kosovalı Arnavut öğrencilerin başlattığı ayaklanmaların ve cumhuriyet taleplerinin yarattığı Arnavut-Sırp gerginliği 1991 yılında Sırbistan Cumhuriyeti’nin, 1974 Federasyon Anayasası’na aykırı bir biçimde Kosova’nın özerklik statüsünü tek taraflı olarak kaldırması ve bölgeyi fiilen Sırbistan Cumhuriyeti’nin denetimi altına alması ile sonuçlanmıştır. Bu gelişmeleri takiben, önce Hırvatistan ve Slovenya Cumhuriyetleri’nin bağımsızlaşması ile başlayıp ardından diğer cumhuriyetlerin bağımsızlaşması ile devam eden sancılı dağılma süreci Kosova Arnavutları arasındaki bağımsızlaşma arzusunu kamçılamıştır.
Uluslararası yönetim ve yeni belirsizlikler
Kosova’nın Haziran 1999 yılında Birleşmiş Milletler (BM) yönetimi (UN- MIK) altına girmesine kadar geçen süreçte Kosova içinde yaşanan önemli gelişmelerden biri, Kosova Demokratik Birliği başkanı İbrahim Rugova’nın liderliğinde gelişen pasif direniş hareketi olmuştur. Ilımlı bir çizgiyi temsil eden bu hareketin temel hedefi, mücadelenin siyasi ve hukuki bir zeminde sürdürülmesi ve uluslararası toplumun dikkatinin bölgeye çekilmesi şeklinde belirginleşmişti. Meşruiyetini 1974 tarihli Federasyon Anayasası’nın tanıdığı haklara dayandıran-78- bu hareket, sürekli olarak Belgrad yönetiminin Kosova’nın özerklik statüsünü kaldırma girişiminin hiç bir hukuki temeli olmadığı temasını işlemiştir. Bu açıdan 1992 yılında Kosova’da yapılan genel seçimler ve bu seçimler neticesinde oluşturulan ve faaliyete geçen siyasal yapı ve kurumlar, Belgrad yönetimi tarafından ne kadar geçersiz sayılmış olsa da Kosovalı Arnavutlar açısından bakıldığında bu durum, anayasadaki meşru haklarının kullanılmasından başka bir şey değildi. Kosova Arnavutlarının benimsemiş olduğu bu çizgi her ne kadar hukuki bir haklılık taşısa da, hatta bu eğilim İbrahim Rugova’yı uluslararası sahnede bir “insan hakları lideri” olarak yüceltmiş olsa da-79-,  pratikte ne baskıcı Sırp politikalarına son verebilmiş ne de uluslararası toplumun daha aktif  bir girişim sergilemesini sağlayabilmiştir. Bu durum, 1996 yılında Kosova’da silahlı mücadele yöntemini benimseyen Kosova Ulusal Kurtuluş Ordusu’nun (UÇK) kurulmasına ve Kosovalı Arnavutlar arasında büyük destek bulmasına yol açmıştır. 1998 yılında parlamento ve başkanlık için yapılan seçimlerde İbrahim Rugova’nın Arnavutlar tarafından Kosova Baş- kanı olarak seçilmiş olması aslında silahlı mücadelenin yanı sıra siyasal mücadeleden de vazgeçilmemiş olduğunu göstermekte idi. UÇK’nın kurulması ile birlikte bölgedeki sıcak çatışmanın artması şüphesiz ki uluslararası toplumun dikkatini daha fazla bu bölgeye çekmekle kalmamış, birtakım somut adımlar da getirmiştir. 1998 yılı sonlarında Yugoslavya Federal Cumhuriyeti’ne-80-  (YFC) ambargo konulması tehdidiyle başlayan uluslararası müdahale girişimini, bir dizi arabulucuk girişimleri izlemiştir.  Ancak Sırp ve Arnavut tarafların aynı masa etrafında yüz yüze görüşmekten bile kaçındığı bu arabulucuk girişimlerinden bir sonuç alına- maması ve bölgede artan etnik şiddet, 1999 yılında YFC’ ye yönelik NATO hava saldırısını getirmiş ve Kosova, BM Güvenlik Konseyi (BMGK) kararı ile BM Geçici Yönetimi UNMIK tarafından yönetilmeye başlamış- tır. Kosova’da uluslararası yönetimin kurulması Arnavut ve Sırp taraflar arasında tamamen zıt beklentiler yaratmıştır. Arnavutlar bunu Kosova’nın bağımsızlığına giden sürecin başlangıcı olarak görürken, Sırplar tam tersini düşünmüşlerdir. Taraflar arasında farklı beklentilerin doğmasına yol açan temel neden ise BMGK’nın “Kosova’da uluslararası askeri ve sivil mevcudiyetin tesisi”ni öngören 1244 sayılı kararının, kendi içinde çelişir bir ifadeye yer vermiş olmasıdır. Bu kararda, Kosova’da siyasi bir çerçeve oluşturulurken hem Rambouillet Uzlaşması’nın tamamının, hem de YFC’nin toprak bütünlüğü ilkesinin dikkate alınması ilkesi benimsenmekte idi. NATO hava müdahalesinden yaklaşık üç ay önce, Arnavut ve Sırp tarafları uzlaştırmak üzere Rambouillet’te taraflara sunulan, ancak yalnızca Arnavutlar tarafından imzalanan uzlaşma metninde, Kosova’da üç yıllık geçici bir yönetim sonunda bağımsızlık için referandum yapılması ilkesi yer almakta idi. Sırbistan heyetinin bunu imzalamaması Haziran 1999 tarihli NATO hava saldırısına yol açacaktı. Öte yandan NATO müdahalesi sonrasında YFC’nin imzaladığı G-8 Barış Planı’nda ise YFC askerlerinin Kosova’dan geri çekilmesi gibi ilkelerin yanı sıra, Kosova’da  “…geçici yönetimin kurulması ve bunun için Rambouillet Uzlaşması, YFC ve bölgedeki diğer ülkelerin egemenlik ve toprak bütünlüğü ilkelerinin dikkate alınması gibi bir hüküm de yer almakta idi. Dolayısıyla, 1244 sayılı karar aslında G-8 anlaşmasının bu hükmünde açıkça ortaya çıkan çelişkiyi aynen yansıtmakta idi. Bu belirsizlik şüphesiz ki iki kesim arasında dönem dönem etnik şiddete varan gerginlikleri de beslemiş hatta kimi zaman UNMİK’e karşı duyulan bir güvensizliğe dönüşmüştür. Bu nedenle 1999 yılında uluslararası yönetimin kurulması ile başlayıp 17 Şubat 2008 yılında Kosova’nın bağımsızlığı ile sonuçlanacak süreç, hem sorunun birincil derecedeki tarafları açısından hem de bölge devletleri ile uluslararası toplum açısından oldukça zor bir süreç olmuştur.-81-
Kosova’da siyasi oluşumun başlatılması konusunda uluslararası yönetimi (UNMIK) başlangıçta en fazla zorlayan konu Miloseviç ve UÇK gibi Sırp ve Arnavut radikal unsurların varlığı olmuştur. Ancak ılımlı İbrahim Rugova ile UÇK’nın faal önderlerinden olan radikal Haşhim Taçi gibi liderleri aynı çatı altında bir araya getiren Kosova Geçiş Konseyi benzeri bir yapının kurulması ve UÇK’nın silahsızlandırılarak Kosova Koruma Birliği’ne dönüştürülmesi gibi uygulamalar özellikle radikal Arnavut unsurların kontrol altına alınmasında önemli ilk adımlar olmuştur.-82- Bir başka önemli gelişme ise 2000 yılı sonlarında Miloseviç’in iktidardan düşmesi ve Sırbistan’ın demokratik yönde siyasal bir değişim sürecine girmesidir. Bu gelişmeler Arnavut ve Sırp taraflar arasında henüz iyimser bir hava yaratmamış olmakla birlikte uluslararası yönetimin taraflar arasında diyalogu sağlayıcı girişimlerine hız vermiştir. Bu konudaki en önemli adımlardan birisi önemli bir istikrarsızlık kaynağı olarak görülen, Güney Sırbistan’daki etnik Arnavut-Sırp gerginliğine son verme yönündeki girişimler olmuştur. Preşova Vadisi olarak bilinen bu bölge, Arnavutları NATO müdahalesi sonrasında Kosova-Sırbistan sınırında yaratılan Güvenli Bölge’de faaliyet gösteren ve Kosova ile birleşme hedefi güden silahlı Arnavut örgütü UCPMB’ye (Preşova-Medjeve-Bujanovac Kurtuluş Ordusu)  verdiği destekle de bilinmekte idi. Bu sorunu ortadan kaldırmak üzere tesis edilen NATO-YFC işbirliği neticesinde bir yandan bölge Arnavutlarına sivil haklar ve ekonomik kalkınma sözü veren Ocak 2001 tarihli Covic Planı hayata geçirilirken, öte yandan Sırp birliklerinin Güvenli Bölge’ye girerek UCPMB’yi etkisiz hale getirmesine izin verilmiştir.-83- Yine Kosova’nın nihai statüsünün çözülmesi yönünde önemli bir adım oluşturan çerçeve anayasasının hazırlanması ve bu anayasa altında ilk demokratik genel seçimler (17 Kasım 2001) ile yerel seçimlerin (26 Ekim 2002) yapılmış olması her ne kadar Arnavutların sabırsızlıkla bekledikleri bağımsızlığı henüz getirmemiş olsa da, uluslararası toplumda ümit verici gelişmeler olarak değerlendirilmiştir. Ancak 2004 yılı yaklaşırken halen Sırp ve Arnavut liderleri uzlaştıracak bir çözüme varılmamış olmasının yanı sıra Mart 2004’de Mitroviça’da yaşanan etnik Arnavut-Sırp şiddetinin yarattığı kötümser hava, uluslararası siyasi ve akademik çevrelerde UNMIK’ın politikalarının sorgulanmasına, hatta Kosova için yeni çözüm modellerinin önerilmesine yol açmıştır. Tüm bu eleştirilere rağmen “statü öncesi standartlar ilkesi” çerçevesinde uyguladığı politikalara devam kararı alan UNMIK,-84- taraflar arasında bir uzlaşma yaratma girişimini sürdürmeye devam etmiştir. Ancak 20 Şubat 2006’da BM aracılığıyla Sırp ve Arnavut yetkililer arasında başlayan ilk doğrudan görüşmelerden bir uzlaşma çıkmamasının yanı sıra, Sırbistan’ın, Eylül 2006’da Kosova’yı Sırbistan topraklarının “vazgeçilmez” parçası olarak tanımlayan bir anayasayı kabul etmesi ve bu anayasanın Sırp seçmenlerin çoğunluğu tarafından kabul görmesi, aslında uzlaşma konusunda bir adım bile yol alınmamış olduğunu göstermiştir. Öte yandan, BM’nin Kosova temsilcisi Martti Ahtisaari’nin 26 Ocak 2007’de açıkladığı “Kosova’ya gözetim altında bağımsızlık” planının BM Güvenlik Konseyi’nde Rusya tarafından reddedilmesi üzerine, BM gözetiminde ABD, AB ve Rusya üçlüsünün yürüttüğü müzakerelerde de, belirlenen süre içinde sonuç alınamamıştır. Buna rağmen ABD’nin ve AB’nin en güçlü üyelerinin Kosova’nın tek taraflı olarak bağımsızlığını ilan etmesi durumunda bağımsızlık statüsünü tanıyacakları yolundaki açıklamaları Kosova yönetimini cesaretlendirerek durumun hassasiyetini artırmıştır. Bağımsızlığın ilanı öncesinde yaşanan tüm bu belirsizlikler, 17 Şubat 2008’de ilan edilen Kosova’nın bağımsızlığını birçok yönden tartışmalı hâle getirmiştir.
Kosova sorunu ve Arnavutluk
1990 sonrası gelişmeler, akademik ve siyasi çevrelerde “büyük Arnavutluk” tartışmalarının başlamasına ve Arnavutluk’un Kosova politikasının önem kazanmasına neden olmuştur Kosova’daki 1981 öğrenci eylemleri sırasında cumhuriyet statüsünün yanı sıra Arnavutluk ile birleşmeyi talep eden ve Enver Hoca’yı yücelten bazı sesler de yükselmiştir. Tüm dünyanın dikkatini çeken Kosova’daki gelişmeler kaçınılmaz olarak Arnavutluk devletini de bu konuda daha açık bir politika izlemeye yöneltmiştir. Her şeyden önce Kosova’daki gelişmeler savaş sonrası dönemde Arnavutluk ile YFC arasında gerçekleşmiş olan en ümit verici uzlaşmayı ortadan kaldırmıştır. Bu durum Tiran’daki liderler arasında radikal Kosova karşıtı kesimleri bile daha fazla kayıtsız kalamayacakları bir konuma getirmiştir. Nitekim Enver Hoca’dan sonra komünizmin son beş yılında (1985-1990) parti liderliği yapmış olan Ramiz Alia döneminde Belgrad’ın politikalarına yönelik ilk eleştiriler bu tavrın Balkan İşbirliğini bozacağı noktasında yoğunluk kazanmıştır. Bunun yanı sıra daha çok ülke içindeki tepkileri yatıştırmaya yönelik protestolar yapılmış olmakla birlikte, Ramiz Alia, rejimin istikrarını tehlikeye atmamak adına, Kosovalıları cesaretlendirecek temel bir politika değişikliğine gitmekten kaçınmıştır.-85-
Arnavutluk’ta 1991-1992 arasında başlayan demokratikleşme süreci Kosova konusundaki resmî politikanın yeniden değerlendirilmesi için gerçek bir fırsat yaratmıştır. Mart 1991 tarihli ilk demokratik seçimlerin de yapıldığı bu dönemde “Pan-Arnavutçuluk”, siyaset sahnesine çıkan liderlerin söyleminde yeni bir biçim kazanmıştır. 1990 sonlarında kurulan Demokrat Parti başkanlarından olan Gramoz Paşko’nun “Arnavutluk nihayet Pan-Arnavut liderlerine kavuştu” şeklindeki ifadesi ve komünist liderleri Kosova konusunda samimiyetsiz davranmakla suçlaması, izleyen dönemde bu partiyi ve lideri Sali Berisha’yı Kosova sorununa en yakın duran figürü hâline getirecektir. Aynı dönemde siyasi ağızlardan yapılmış buna benzer bir açıklama ise Ramiz Alia liderliğindeki İşçi Partisi sekreterlerinden olan Xheli Gjoni’den gelmiştir. Katı izolasyonist çizgisi ile bilinen Gjoni, İşçi Partisi’nin 1991 genel seçimleri sonrasında yüksek bir oy ile iktidara gelmesinin hemen ardından yapılan 10. Parti Kongresi’ndeki konuşmasında, Berlin Duvarı’nı örnek göstererek Arnavutlar arasındaki duvarların da kaldırılması gerektiği şeklinde oldukça provokatif bir dil kullanmıştır.-86-
Ancak dönemin siyasi ağızlarından yapılmış olan ve Pan-Arnavutçuluğu çağrıştıran bu türden hızlı ve kapsamlı açıklamalar,  revizyonist hedeflere yönelmiş somut siyasi bir projenin ifadesi olmaktan çok, Kosova’daki gelişmelerin yarattığı hassasiyetlerin siyaseten bir ifadesi olmuştur. Nitekim geçiş döneminin kargaşa ortamından dolayı kısa bir süre sonra yenilenen 22 Mart 1992 genel seçimlerinde iktidara gelen Sali Berisha’nın Kosova konusunda sonradan takınacağı tavır, bu sorunu bir “ulusal mesele” olarak değil de,  bir “dış politika” ve “insan hakları” sorunu olarak ele aldığını göstermiştir. Bu açıdan bakıldığında aslında Sali Berisha’nın da Kosova sorununa resmî düzeyde, Sosyalist Partililerden (22 Mart 1992 genel seçimlerine Sosyalist Parti adı ile girmiş eski İşçi Partisi) daha farklı yaklaşmış olduğu pek söylenemez. Ancak Sali Berisha’nın çoğu Kosovalı ailelerle yakınlığı bulunan kuzeyli bir Geg olmasının, O’nu hissiyat olarak Kosova ile birleşme düşüncesine çok daha fazla yaklaştırmış olduğu da bir gerçektir. Bu nedenle 1992 genel seçimleri öncesinde bir yandan Kosovalı siyasi liderlerle yakınlaşırken, öte yandan destekçilerine en büyük amaçlarının “Arnavutların birleşmesini sağlayana kadar mücadele etmek olduğu” şeklinde provokatif açıklamalar yapmaktan da çekinmemiştir. Öte yandan Berisha’nın YSFC’deki çözülmenin eninde sonunda Kosova’ya uluslararası bir tanınma sağlayacağı konusundaki fazla iyimser ve ümitvar tavrının da birleşme konusunda bu kadar rahat konuşmasına yol açtığı düşünülebilir. Belki de bunun en açık göstergesi, partisinin 1990 tarihli programında Kosova ile nihai “demokratik” bir birleşmenin onaylandığının belirtilmiş olması idi.-87-  Aslında Berisha’nın bu söylemi, Arnavutluk sınırları içinde ve dışında yaşayan Arnavutlara  “ulusal mesele”yi akademik ve siyasal düzeyde tartışabilecekleri ortak bir zemin hazırlamıştır. Daha da önemlisi bu tartışma platformu tarafların “ulusal mesele”ye nasıl baktıklarına bir açıklık getirmiştir. Nitekim Kosovalı akademisyen Recep Kusya’nın açıklamalarından da anlaşıldığı kadarıyla Kosovalı Arnavutların genel hissiyatı, “Arnavutlukla birleşmek için tarihî bir şans yakaladıkları” yolunda idi.-88-
Berisha’ya verdikleri destekten ve 1992 genel seçimlerinde yüksek oy oranı ile iktidara gelmesinden duydukları büyük memnuniyetten de anlaşıldığı kadarıyla bu  şanslarını Batılı devletlerden de güçlü destek alacağını düşündükleri Berişha ile kullanmak ümidi içindeydiler. Berisha’nın iktidar zaferinin ardından sürdürdüğü “birleşme” iddiaları da aslında aynı iyimser beklentilerden güç almakta idi. Yine aynı yıl Arnavutluk’un kuzey sınırlarını tehdit etmeye başlayan Kosova’daki sıcak çatışma aslında Arnavut ta- rafların “ulusal mesele”ye bakışını test edecek ikinci bir gelişme olmuştur. Kosovalı Arnavutların tüm beklentilerine karşılık Arnavutluk, Kosova’daki sıcak bir çatışma içinde yer almaktan önemle kaçınmıştır. Sali Berisha’ya bu konudaki en önemli baskı sağ kanattaki Balli Kombetarcılardan gelmiştir.-89-
Öte yandan sıcak çatışma nedeniyle Kosova’dan Arnavutluğa doğru gelişen kitlesel göçler, uzun yıllar ayrı yaşamış olan bu iki kesime birbirleri hakkındaki gerçek hissiyatlarını öğrenme, ulusal hassasiyetlerini karşılıklı test etme ve hatta birbirleri hakkında bir kanaat oluşturma şansı vermiştir. Berişha’nın Kosova’daki sıcak gelişmelere müdahil olmamakla belirginleşmeye başlayan Kosova politikası, 1993 yılında gelen açıklamaları ile netlik kazanmıştır. Berisha’nın bir gazeteye verdiği ropörtajda  yer alan “Büyük Arnavutluk düşüncesi Tiran’daki ciddi siyasi çevrelerde kabul gören bir düşünce değildir” şeklindeki açıklaması bunun ilk işareti olmuştur. Berisha’nın bu açıklaması Kosovalı Akademisyen Recep Kusya tarafından sert bir biçimde eleştirilmiştir. Bunun üzerine Berisha daha da ileri giderek “Kosova’daki Arnavut hareketi ancak terörist olmayan sivil mücadele ile başarıya ulaşabilir. Arnavutluk, sınırlarının şiddet yoluyla değiştirilmesine izin vermeyecektir” şeklinde ikinci bir açıklamada daha bulunmuştur.-90-  Bu gelişme Arnavutluk’un Kosova politikası açısından üç önemli noktayı ortaya çıkarmıştır. Her şeyden önce, Recep Kusya’nın, Berisha’yı soruna sadece insan ve kişi hakları açısından bakmakla suçlamasında da görüldüğü gibi, aslında iki kesimin “ulusal mesele”ye bakış açısındaki büyük farklılıkları ortaya koymuştur. İkinci olarak, Arnavutluk’un Kosova konusunda nasıl bir politika izleyeceğinin işaretini vermiştir. Üçüncü olarak ise “Büyük Arnavutluk” düşüncesinin ya da projesinin siyasi arenada marjinalleşmesine yol açmıştır.  Kosova’daki sıcak gelişmeler altında her iki kesimin “ulusal mesele” konusunda önemli bir sınav vermiş olduğu göz önüne alınacak olursa, Berisha’nın kısa sürede değişen bu söyleminin aslında ilk başlarda kullandığı söylemden çok daha gerçekçi bir zemine dayandığı söylenebilir. Nitekim Arnavutluk’un Kosova’ya yönelik politikasına ilişkin olarak, 1997 yılında iktidara gelen Sosyalis Parti’nin “gündemimizde büyük Arnavutluk yoktur” şeklindeki açıklamasıyla da-91- teyit edilen bu yaklaşım daha sonraki iktidarlar (2001 Sosyalist Parti iktidarı ve 2005 Demokrat Parti iktidarı) döneminde de sürdürülmüştür. Ancak, “ulusal mesele” konusunda iki taraf arasında çıkan bu gerilim Arnavutluk devletinin Kosovalı Arnavutların siyasal mücadelesini “büyük Arnavutluk” gibi bir proje dışında her anlamda desteklemesini engellememiştir.
Sonuç
YSFC’nin dağılması sürecinde yaşanan gelişmeler, bunun ileride “birleşik Arnavutluk”un yaratılmasına yol açıp açmayacağı gibi soru işaretleri doğurmuştur. Tarihsel olarak bakıldığında “birleşik Arnavutluk” düşüncesinin bütün Arnavutlar arasında duygusal olarak paylaşılan ortak bir his olmakla birlikte, birçok faktörlerden dolayı siyaseten somut olarak gerçekleşmemiş bir proje olduğunu göstermiştir. Hissiyatların öne çıktığı dönemlerde bu söylem siyaseten benimsenmiş gibi gözükse de, uzun vadede marjinalleşerek Arnavutluk örneğinde olduğu gibi siyasetin temel tartışma alanının dışına çıkmıştır. Arnavutluk dışındaki örneklere bakılacak olursa,  bugün Kosova ve Makedonya’daki Arnavut partiler arasında da böyle bir programı açıkça benimsemiş bir ana partinin bulunmaması, muhtemelen, “ulusal mesele” konusunda yaşadıkları deneyimler ve belki de hayal kırıklarının da bir sonucu olarak, bu bölge haklarının siyaseten Arnavutların geleceğinin “birleşmek” yerine, sınırların öte yakasından karşılıklı dayanışma ve iyi komşuluk ilişkilerine bağlı olduğu düşüncesine gelmiş olduklarını-92-  göstermektedir. Bu bağlamda “büyük Arnavutluk” projesi, bugünkü koşullar içinde, Arnavutlar arasında daha çok duygusal olarak paylaşılan, ama siyaseten marjinalleşmiş bir proje olarak kalmış gözükmektedir.
Nuray Bozbora

 

İLGİNİ ÇEKEBİLİR

BULGAR TARİHÇİ DİNKOV “ATİLLA’NIN VARİSİYİZ”

Çarpıtılan tarihi birde; “Osmanlı idari ve sosyal uygulamaları ile Bulgarları yok olmaktan kurtardı.” diyen Bulgar …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir