Türklerin sürüldüğü adadan geliyorum

Balkanlardan Haberler Söyleşiler Yazılar

O, hayatının 16 yılını cezaevinde geçirdi. Teşkilat kurmaktan, Türkiye lehine casusluktan, Tito ile Georgi Dimitrov’a suikast girişiminde bulunmaktan üç kez ölüm cezasına çarptırıldı, 4 yıl prangaya vuruldu. Bulgaristan’da yaşanan kara günlerde Türk halkını korumak için örgüt kurduğunu, ülkesi için casusluk yaptığını yıllar sonra itiraf eden ressam Embiya Çavuş hikayesini paylaştı.

Melis Apaydın
melis.apaydin@aksam.com.tr

Başından geçenleri anlatırken sık sık gözleri doluyor Embiya Çavuş’un… Yüreğinden dökülen son sözleri aslında her şeyi anlatmaya yetiyordu; ‘1978 ortalarında nihayet Türkiye’ye dönecektik. Yaşadıklarımın hepsi bir rüya gibi gelmeye başlamıştı. ‘Acaba bunlar olmuş mu?’ dedim kendi kendime… Düşündükçe Belene kabusu çöküyordu üzerime. Hepsi gerçekti. Hepsini yaşamıştım. Yenipazar’daki evimizi bir parça ekmek fiyatına satarak annemle babamı yanıma alıp, Kaspeçen’den trene bindim’ diyor Embiya Çavuş. Trakya garında Türkiye’ye ayak basıyor. O an aklına kollarında can veren arkadaşları geliyor. Bir de geride kalan Türk toprakları. Ona bu kaderi yaşatan anlayışa bir kez daha yumruğunu sıkıyor. Ve o bunu 85 yıllık ömrünün en unutulmaz anı başlığıyla anlatıyor. Embiya Çavuş’un hikayesi film olacak cinsten. Biz sorduk, o cevapladı.


– Doğduğunuz toprakları anlatır mısınız?
Ben 15 Kasım 1926’da Şumnu Vilayeti Mahmuzlu Köyü’nde doğdum. Doğduğum yer, Bulgaristan Türklerinin yüzde 70’inin yaşadığı Deliorman yöresi, Tuna Nehri, Dobruca yaylaları üçgeninde bulunuyor.  Bir zamanlar ormanlık ve göz alabildiğine düzlük bir yer olduğu için göç etsinler diye Türk halkına baskılar, işkenceler, öldürmelerin yapıldığı bir tarihi Türk otağıdır. Daha çocukluk yıllarımızda ‘gavurlardan’ dayak yiyip, ölüm tehditleri alıyorduk. ‘Atalarımızın 500 yıllık intikamını sizden alacağız; ya bu ülkeden gidin ya da geberin!’ cümlesi en sık duyduğumuz cümleydi. Büyük annem her sabah bana ‘Yavrum dışarıya yalnız çıkma. Gavurlar Türk çocuklarını çalıp öldürüyorlar’ derdi. Bizlere türlü işkenceler yaptılar. Eğitim haklarımız elimizden alındı. Camilerimizi yıktılar. Açlık, çıplaklık ve dayaktan öldürdükleri insanları ceset arabasına koyup domuzlara yediriyorlardı. Bulgar tarihçisi Vasil Lilov Kazanski’nin ‘Ölüm Kampı Belene’ adlı kitabında 110 bin kişinin öldürülüp domuzlara verildiği yazar.

İŞKENCE BENİ YILDIRMADI
– Mücadeleniz nasıl başladı?
Halkının haklarını savunacaksan bilinçli mücadele gerekir. Bulgaristan’da bu şartları elde etmek çok güçtü. İstihbarat ve denetimler bilhassa komünizm döneminde çok sıkıydı. Ben ilk adımlarımı ‘etki tepkiyi yaratır’ şeklinde attım. Türk okullarının kapatılmasından sonra
4 arkadaşımla birlikte ‘Bulgaristan Türklerinin Varlığını Benliğini Koruma Teşkilatı’ nı kurduk. Çizdiğimiz Türk bayraklarını ve afişlerini yol boylarına diktik. Daha sonra arkadaşlarımla gizli olarak yürüttüğümüz istihbarat çalışmalarıyla Bulgaristan’daki Türklere ve Türkiye’ye kurulan gizli tuzakları önceden tespit etmeye başladık. Durumdan Türkiye’yi de haberdar ettik. İçimiz memleket aşkıyla yanıp tutuşuyordu. Zaman zaman yaşadığım topraklara ihanet ettiğim şüphesi gelirdi aklıma. Atalarımın toprağını bekleyebilmek isterdim. Ama izin verilmedi. Zincirlerimizden başka kaybedecek hiçbir şeyimiz yoktu. Türkiye’nin düşmanları bizim de düşmanlarımızdı. Elimizden geleni yaptık. Mücadelem uzun yıllar hapiste kalmama, işkence görmeme sebep olsa bile hiç pişmanlık duymadım.
– Tito ve Georgi Dimitrov’a suikast girişiminde bulunmaktan ölüm cezasına çarptırıldınız…
Tito’nun Bulgaristan’da bizim bulunduğumuz bölgeye yaptığı bir ziyaret esnasında kendisine geleneksel Türk kıyafetleri hediye etmiştim. Tito daha sonra Türklere bazı haklar vermek için girişimlerde bulundu. Bu durumdan rahatsız olan Ermeniler ve Bulgarlar beni aslı olmayan suikast suçlamasıyla ölüm cezasına mahkum etti. Bu sayede Türklere uzanacak olan bir yardım elini daha kesmiş oldular. 1961 yılında şartlı tahliye edildikten sonra dünyanın her yerine gittim. Bize ‘barbar’ diyen sözde Batı’nın içini ve kolonilerini gezip gördüm. Kolonizatörlerin dilini ve dinini kabul edenler köle olarak sağ salim kalmış. Kabul etmeyenler ise katledilip, taşlarla ezilmiş. Bize barbar diyenlerin barbarlıklarını gördüm. Uygarlık ve insan hakları savunuculuğu yapan Batı arkasına dönüp, dünkü tarihine bir baksın. Kim barbar kim uygar, görsün.
– Resim ve porselen sanatına olan ilginiz nasıl başladı?
Teşkilatımızın gereksinimi, askeri mevzilerin planları derken, Yeni Pazar’da porselen fabrikası dekorasyonunda Çinli ve Beyaz Rus ressamlar ile çalışarak, komünist sistemin porselen ve seramik sergilerine katıldım. Temsil ettiğim fabrikaya ödüller kazandırdım. Çizdiğim eserler Kremlin müzesinde yer aldı. Komünist liderlere Bulgar Devleti tarafından verilen porselen takım hediyelerini bana hazırlatıyorlardı. Türkiye’ye döndüğümde de çalışmalarıma devam ettim. Türk dünyasının yaşadığı sıkıntıları anlattığım çalışmalarım, Türk insanına karşı işlenen işkence, soykırım ve zorunlu göç suçlarını gelecek nesillere aktarmak için belgesel nitelik taşıyor. Resim koleksiyonum  ‘Yaşadıklarımız bir daha yaşanmasın’ başlığıyla Türkiye’de ve yurtdışında toplam 112 kez sergilendi.
– Türkiye’ye geldikten sonra neler yaşadınız?
Türkiye’ye 1978’de geldim. Uzun süre sorgulandım.Türkiye Cumhuriyeti yaptığım hizmetlerden dolayı beni vatani hizmet tertibinden ömür boyu şeref aylığı bağlayarak ödüllendirdi. Zorunlu göç ve asimilasyon faciasını göğüslemek zorunda bırakılan Bulgaristan Türklerinin Türkiye’ye alınması safhasında Cumhurbaşkanı Turgut Özal’a danışmanlık yaptım. Bana Dışişleri Bakanlığı’nda çalışmam teklif edildi. Ancak bunu istemedim. İzmir’e yerleştim. İzmir Balkan Göçmenleri Derneği ve Türk Dünyası Kültür ve İnsan Hakları Derneği’nde çalışmalarımı sürdürdüm.

Embiya Çavuş kimdir?
Embiya Çavuş 1926’da Bulgaristan Şumnu’da doğdu. 1944 yılında Ermeni asıllı okul müdürünün hışmına uğrayarak ilelebet Bulgaristan eğitim sisteminden mahrum bırakıldı. 1945 yılında Komünist rejimin geri gelmesiyle eğitim sistemine geri alındı. 1945 yılında nüvvap (lise) okuluna başladı. 1946 yılında Türk okulları kapatıldı. Bunun üzerine dört arkadaşıyla birlikte sonradan Türkiye tarafından da tescil edilecek olan ‘Bulgaristan Türklerinin Varlığını Benliğini Koruma Teşkilatı’nı kurdu. 1946’da askeri bölgede istihbarat yaptığı şüphesiyle 45 günlüğüne çalışma kampına gönderildi. 1947 yılında Gümülcine dönüşünde askeri istihbarat alanında (RO) yaralanmış olarak bulunup Varna’ya gönderildi. Varna’da işkencelerle geçen bir yılın ardından, 1948 yılında teşkilat kurmaktan, casusluktan ve Tito ile Georgi Dimitrov’a suikast girişiminde bulunmaktan 3 ölüm cezasına çarptırıldı, 4 yıl prangaya vuruldu. 1949-1956 yılları arasında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile Belene’de kaldı. 1961 yılında şartlı tahliye edildi. 1965 yılında Yeni Pazar’daki porselen fabrikasında porselen uzmanı olarak işe başladı. 1978 yılında arzu ettiği anavatanı Türkiye’ye yarı mübadele sonucu geldi,  İzmir’e yerleşti.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir