Göç: Gitmek mi, kalmak mı; yoksa yaşamak mı dert?

Yazarlarımız Yazılar

Doç. Dr. Bekir Günay

 

İnsanın doğmasıyla mekanla olan ilişkisi başlar. Evi, mahallesi, şehri, okulu, arkadaşları ailesi gibi etkenlerle mekanla olan yakınlığı derinleşerek artar. İlerleyen yıllarda hatırlayacağı  anıları arasında yer alacak tüm olaylarda mekanın vazgeçilmez bir etkisi olur.

Bir gün, yıllarınızı, aylarınızı geçirdiğiniz yerleri terk etmek sanırım insan hayatında  yaşanacak en büyük travmalardan biridir.   Depremler, yangınlar ,seller vb. afetler, siyasi ve ekonomik vb. baskılar tüm bunlar sizi canınızla kanınızla bağlandığınız yerleri terk etmenize zorlar. Bunların sonunda sizde artık  bir göçmen  yaşadığınz olay ise göçtür.

Günümüzde göçü tetikleyen nedenlere baktığımızda ağırlık olarak siyasi etkenlerin ön plana çıktığını görülmektedir. Bulunduğunuz ülkedeki, değişen siyasal tercihler, siyasal sistem, sizin etnik  kimliğiniz, sizin ötekileştirilmeniz vb. hadiseler  göçünüzün nedenlerinden biridir.  1989 sonrası SSCB nin yıkılmasıyla akabinde, Soğuk Savaşın sona ermesiyle başlayan siyasal depremler, Sovyet hinterlandında domino taşı etkisi yaptı. Kafkasya, Balkanlar ve Orta Asya’da depremin etkileri görülmeye başladı.1990-2000 arasında özellikle Yugoslavya’nın parçalanması  sonucunda, Bosna-Hersek’te ondan önce Bulgaristan’da başlayan olaylar, ABD’in Irak’ı işgali ile Saddam zulmünden   K.Irak’tan Türkiye’ye  kaçanlar oluşturduğu  göç dalgaları herşeyi etkiledi.

 

Bulgaristan Türkleri olayı örneğinden gidersek   Türkiye’deki sınır kapıların zorlanmasıyla ilk anlarda yaşanan iskan problemleri  giderilmeye çaşıldı. İlk dalgadan  sonra  heyecan durulduktan sonra esas sıkıntılar yaşanmaya başladı. Gelenler açısında iki büyük zorluk dikkat çekti. Birinci asırlardır yaşadıkları evlerini, mallarını, anılarını vb. herşeyi orada bırakıp tek bir bavulla, hiç tanımadıkları yeni bir yerde gelecek kurma kaygısıydı. Sık sık eski yerlere hatırlamaları hep oradaymış gibi davranma vb. psikolojik depresyonlardı.İkinci ise yeni ülkelerinde  önce hayatta kalma mücadelesini sorunu idi.Bunun için önce başlarını sokacakları bir ev ve iş arayışlarına yoğunlaştılar. Geldikleri ülke onları  toplu geçici yerlerde iskan etti. Akabinde verilen maddi desteklerle yerleşmeleri sağlandı. Yıllar geçmeye başlayınca herkes kendi başına kaldı. Uyum sorunları, diller, dinler aynı olsa  bile insanlar gelen göçmenlere mesafeli durdular. Bir müddet sonra özellikle çocukların okula gidip gelmeleri vb. hadiselerle topluluklar kaynaşmaya başladılar. Evlerin ve işlerin bulunmasında göçmenlerde  dernekler vb. şekilde örgütlendiler. Kurumsal yapılar  sıkıntıların elbirliği ile atlatmada   büyük fayda sağladı. Bu süreçte birbirlerine verdikleri katkılar  tüm yardımlardan daha etkili oldu. İlerleyen yıllarda kurulan bu organizasyonlar her iki  ülkede (hem bulundukları ülkelerde hemde geldikleri ülkede) siyasi baskı unsuru olarak etkin olmalarını sağladı.

 

1989’den günümüze kadar Kafkasya’da (Karabağ), Kırgızistan’da( Oş’da Özbekler) Afganistan’da, Bosna-Hersek’te, Bulgaristan’da, K.ırak’ta olan göçlerin ağırlıklı olarak değişen siyasi sistemlerle ilgili olduğu göze çarpmaktadır. Benzer durum günümüzde K.Afrika’da, Tunus,Libya Cezayir ve Mısır’da da yaşanmaktadır.

 

Aynı ırktan ve dinden olan bir ülkeye yapılan göçteki etkileşim ile göç sonrası dalgalanmalar belli ölçüde(Bulgaristan  Türkiye’ye gelen Türkler, K.Irak’tan Türkiye’ye gelen  Kürtler) denglenebilirse de  farklı dinden ve kültürden gelen göçmenler durum daha sıkıntılı olmaktadır.

 

Afganistan, Irak, son olarakda Tunus ve Libya’dan Avrupa’ya doğru gelen göçmen dalgasına Avrupa toplumlarının davranışları insan haklarını ayaklar altına aldıkları görülmektedir. Son yıllarda İtalya, Yunanistan,Fransa vb. ülkelerin de buradaki göçmenlere uyguladıkları  sertlik politikalarının sonuçu   göçmenlerin çıkardığı  olaylar basının günlerce mevzusu olmaktadır.

K.Afrika, Ortadoğu ve Orta Asya’dan gelen göçmenlerin Avrupa ülkelerindeki geçici iskan bölgelerinde istihdam edildikten sonra ülke içlerinde oluşturulan “getto”larda yaşamaya mahkum edilmektedir. Bu gettolar aslında büyük toplumsal patlamalara zemin hazırlamaktadır. Göçmenleri tek tip olarak gören,  statülerine bakmadan sadece iş gücü olarak düşünen bir anlayış sorunun kaynağıdır.  “Mahalle baskılarıyla” aşağılanan insanlar, sosyal güvenceleri olmadan  seviyesi düşük işlerde çalışmak zorunda kalıyorlar. Göçün yerinde çözülmesini değil devam etmesini isteyen  düşüncenin  gelişmekte olan ülkelerce  desteklenemesi manidardır. İnsanların  gelecek korkuları  güvencesiz işlerde çalışmaya ve bu zor durumlara ses çıkarmadan yaşamaya mahkum etmektedir. Geldikleri ülkenin dilini bilmemeleri orada yaşayan halkın onları düşman  görmeleri gibi nedenlerden dolayı her iki toplumda kaynaşma yerine çatışma kültürü gelişiyor.  Artan göçmen nüfusunda bir başka sorun olarak durmaktadır. Nitekim,  son yıllarında Yunanistan,Fransa ve İtalya’da yaşanan göçmen çatışmaları bunu teyit etmektedir.Şurası unutulmamalıdır. Göçle beraber yaşanan sorun bir ülkenin değil bütün dünyanın meselesidir.

 

Başta BM olmak üzere tüm uluslar arası kurumların etkin olarak şu soruya cevap vermeleri lazımdır. Göçü zorlayan nedenleri nasıl önlenebilir?  Çözüm basittir. Siyasi olarak başlayan olaylara etkin hızlı çözümler oluşturulmalıdır. Ekonomik nedenlerden dolayı gelişen göçü önlemek için gelişmiş devletlerin gelişmekte olan ülkelerde yeni istihdam alanları oluşturmaları gerekir.Ayrıca zengin ülkeleri  az gelişmiş  ülkeleri artık sömürme mantığını bırakıp,  birlikte kazanma prensibine geçmeleri gerekmektedir. Bu düşünce değişmedikçe varlıklı ülkelerin rahat etmesi imkansızdır. Fakir olan ülkelerdeki işsizlik vb.sorunlar çözülmelidir.  O  ülkelere yardımlar yapılırken art niyetsiz olmalıdır. Unutulmamalıdır, dünya giderek küçülmektedir. Artık kendi şehrimizi ülkemizi değil komşu ülkeleri hatta dünyadaki tüm gelişmeleri düşünüp sorunları birlikte çözmeliyiz çözemez isek sıkınıtları hep beraber yaşarız.

begunay@yahoo.com

Bir Cevap Yazın