Yoldaş, Rusça konuşalım

Gezi Notları

Bugün Litvanya’da, Belarus’ta Kırım’da Tatarların içinde bulunduğu travma, işgalin tüm bombalarının zihinlerde patladığının en iyi göstergesi …

Cengiz Aytmatov’un Gün Olur Asra Bedel  romanında, aslen Kırgız olan Sovyetler Birliği ordusunda görevli asker, kendisiyle Kırgızca konuşan Yedigey’e “yoldaş, rusça konuşalım.” der. Yedigey için umutların duvara çarptığı andır o cümle. İşgalin dile sıçradığı yerde, bir toplum için gidilecek yer, görülecek rüya kalmaz gerçeğinin altını çizer Aytmatov…

O’nun ifade ettiği bu gerçekler, bugün  sadece Kırgızlarla sınırlı kalmayıp Sovyetler Birliği diktasının uğradığı her coğrafyanın da gerçeği olmuş. Bugün Litvanya’da, Belarus’ta Kırım’da Tatarların içinde bulunduğu travma, işgalin tüm bombalarının zihinlerde patladığının en iyi göstergesi.

Vilnius sokaklarındaki treleybuslar (elektrikli otobüsler), şehir merkezinin dışında tüm şehrin ısıtmasını sağlayan kazanlar, gri ve lojmanı andıran binalar Sovyetler döneminin bıraktığı görünür izler. Treleybuslar Aytmatov’un romanındaki “dogudan batıya batıdan doğuya gidip gelen trenleri” hatırlatır tezat duruşlarıyla. Dünya, kendi ritmiyle dönüp dururken, alabildiğine sessiz bir ülkede, işgalin izlerine yakınlaştığınız ölçüde, gerçeğinize uzaklaşırsınız. Böyle yerlerde, yakın- uzak kavramları kendi öz degerlerinizle-mankurtlaşma arasındaki mesafede gizlidir. Litvanya tarihinde ihtişamlı bir geçmişe sahip Müslüman Tatarlar için, bugün o mesafe ne yazık ki var ile yok arası birşey. Burada yaşayan Tatarlar arasında Tatarca konuşabilen yok denecek kadar az. Onlar Tatarca’dan taşınalı uzun yıllar olmuş aslında. Önce Litvanca, ardından da Rusça’ya taşınmışlar. Ama dil giderken bilindiği üzere sadece kelimelerini götürmez. Yaşama biçimlerini, değerleri, inançları, hayat algısını o dille kurulmuş geçmişi, yaşayan şimdiyi, doğacak yarını da alıp götürür. Litvanya’da yaşayan Tatarlar için de bu böyle olmuş.

Bugün bu ülkede, kendi değerleriyle var kalabilmiş Tatarlardan söz etmek romantizmden öteye geçmez. Onlar kendilerini kendileri yapan tüm degerleri unutmuşlar. Yanmış bir toplum belleğinin külleri arasında gezinen, bulduğu küçük parçalardan bütünü hayal etmeye çalışan ya da o küllerin dahi neye ait olduğu bilincinden mesafelerce uzaklaşmış insanlardan bahsedebiliriz. Bugün 19 dernekleri var Litvanya’da. Sayılara inanmış biz yeryüzü sakinleri için güzel bir tablo gibi görünse de gerçek hiç de iç açıcı degil. Üç kişilik aile bireylerinden oluşmuş bir derneğin olması kendi içlerinde bile ne denli dağıldıklarının en somut işareti. O derneklerde yönetici düzeyindeki insanların bile kendilerini “Litvan” olarak tanıtması ise Aytmatov’un mankurtlaşma diye adlandırdığı bilinç kaybına denk düşüyor. Onların bugün Tatar olarak varlıklarını sürdürmelerinin tek yolu dinden geçiyor.Öyle ki o yol da çok silik ve olabildiğince daralmış. Bugün burada sadece kültürel parçalar halinde varlığını sürdüren din, gençler için pek anlamlı ve üzerinde durulması gereken bir unsur değil. İstisnalar olsa da orta yaştaki insanlar için bile geçerli bu. Yıllar önce hassasiyetle tutundukları din, tüm yaşama şekilleri, degerleri, gelenekleri, dilleriyle birlikte gömülmüş. Kimi yerde paganizm kimi yerde hristiyanlıkla uyumlu, din olmaktan uzak canlılığını kaybetmiş bir kültür bugün yaşadıkları. Litvanya’nın başkenti Vilnius şehir merkezinde yüz yıldır bir cami yok. Eski bir binanın ikinci katını mescit olarak kullanıyor buradaki müslümanlar. İnsanda iğretilik hissi uyandıran, sonradan iliştirilmiş, yabancı ve geçici gibi hissettiren bir hali var mescidin. Oysa 600 yılı aşkın süredir müslüman Tatarlar burada yaşıyor ve burası onların da ülkesi. Tüm diğer inançların göstergeleri sokaklar boyunca arz-ı endam ederken bu ülkenin tarihinde payı olan Tatarlar, cami olarak nitelendirilecek müstakil bir binaya sahip değiller. Bundan daha incitici olansa bugün bu durumdan ciddi bir rahatsızlık duymuyor oluşları.

Türkiye Litvanya’ya 92 yılından bu yana imam gönderiyor. Bugün Litvanyada görevli imam Mustafa Beyle bir yemekte tanıştım. Litvanya’daki çalışmaları, Litvanların müslümanlara bakışı, burada yaşayan Tatarların durumu hakkında konuştuk kendisiyle. Öncelikle dernekte ve mescitte haftada bir gün dersleri olduğunu, Nemezis’teki okulda zaman zaman derslere katıldığını anlattı. Düğün, kurban, ölüm,namaz gibi konularda dersler yapıyorlarmış. Araştırma yoluyla ya da evlilik nedeniyle müslüman olan Litvanlar da mescitte yapılan derslere geliyorlarmış. Vilnius merkezinde Caminin eksikliğinden bahsederken Mustafa Bey; 20 yıldır bu konuyla ilgili girişimler olduğunun ancak meselenin sıkı takibinin yapılmadığının üzerinde duruyor. Vilnius basınında konuyla ilgili en son haber geçtiğimiz Ağustos ayında çıkmış. Belediye meclisi tarafından konunun görüşüldüğü belirtilen haberden bugüne geçen sürede konuyla ilgili hiç bir gelişme olmamış. Konuşma esnasında Mustafa Bey güzel gelişmeler olabileceğine dair haberler de veriyor; bir bina tespiti yaptığını ve Türkiye’yle yazışmaların devam ettiğini söylüyor.Eğer kabul edilirse; bu başkentte, yüzyılın ardından bir cami onlar için en güzel hediye olacak. Bu ülkede onların kendi değerleriyle var olabileceklerinin de en iyi göstergesi. Bugün somut bir göstergeye Tatarların ne denli ihtiyacı varsa, bu ülke tarihini “müslüman Tatarlarla” kurduğunu unutan tüm Litvanyalıların da ihtiyacı var. “Litvanlar müslümanları basından izledikleri için oldukça önyargılılar” diyor Mustafa Bey. Öyle ki Mısır halkı Tahrir Meydanında “game over” diye bağırırken, “biz Mübarek’in gitmesini istemiyoruz. Orada radikalizm var” diyorlardı 600 yıldır müslümanlarla iç içe yaşamış bu insanlar.

Konuşmamızın yönü Müslüman Tatarlara döndüğünde ise “bugün bir Litvandan farkları yok” cümlesi tüm resmi özetliyor. Başka bir dile taşınmanın aynı zamanda o dilin perspektifine  taşınmak olduğunu göstermeye yeter sanırım. Bundan rahatsız olup olmadıklarını sorduğumda ise kendisi de Kırımlı bir Tatar olan ilahiyatçı arkadaş cevap veriyor, hiç duraksamadan: “Neyi kaybettiklerini bilmiyorlar ki…”. Bugün burada 7-8 kişi Kur’an okuyabiliyor ve birisi ölünce hatim okutmayı toplumsal bir yaptırım haline getirmişler, diyor Mustafa Bey. “Ölüsüne bir hatim okutamadı” demesinler diye, kim ölürse bu 7-8 kişi gidip hatim okuyor” diye ekliyor. Daha sonra Leyla Hanım’ın kendisinden isteğini anlatıyor.  Leyla Hanım ömrünün son baharına erişmiş bir Tatar. Eşi vefat etmiş. Çocukları ateist. İmam Mustafa Beye “Benim namazımı sen kıldır, bir müslüman gibi beni sen göm.” diyor. Mustafa Bey de “Kimin ne zaman öleceği belli olmaz.” deyince; Leyla Hanım “Bunu da yapamıyorsak” diyor “Duaları bir kağıda yazsan, okusalar olur mu?”  Yıllar önce okuduğum Aytmatov’un romanını, Leyla Hanımın cümleleri anımsattı bana. “Sen gömmezsen, beni bir müslüman gibi kim gömecek”. Arkadaşını, vasiyet ettiği yere- bir Sovyetler Birliği üssüne dönüştüğü için- gömemeyen Yedigey, onu bir müslüman gibi gömmekle yetinecektir. Ancak İslami usulleri bilen kimseyi bulamaz. Yakında der, ”ölülerimizi gömecek kimse bulamayacağız.”

Alzheimer hastalığını bilirsiniz. Hafıza önce güncelleme yapamaz olur, sonra sondan başa doğru siler. Hasta ise; kaybediyor olduğunun da, kaybettiklerinin de farkında degildir.Burada ise toplumsal alzheimer yaşanıyor ya da Aytmatov’un dediği gibi mankurtlaşma.

Leyla Hanımın ”bunu da yapamıyorsak” diyen sesindeki kırıklık ve gizli siteme karşılık toplumsal romantizme değil de uzatılacak somut bir ele ihtiyacı var bu insanların. Kendi varlıklarını oluşturan geçmişle, değerlerle tanındıklarını; yalnız ve öteki olmadıklarını hatırlamaya ihtiyaçları var. İki ülke arasında bedenlerin tanışıklığından ziyade degerlerin tanışıklığına, turizm köprülerinden ziyade kültür ve eğitim projelerine öncelik verilmesi onların “ neyi unuttuklarını hatırlamalarına” yardımcı olur belki de… İşgal coğrafyalarının gün be gün genişlediği dünyamızda bugün “bunu da yapamıyorsak” diyerek çırpınan, miş’li zaman anlatısı olarak tarih sayfalarına gömülecek “şimdi” bedel olarak “yarın” ne isteyecek….

Emine Kocabaş Kılınç / Dünya Bülteni – Vilnius

Bir Cevap Yazın